06 EYLUL 2006 CARSAMBA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
YÖNETMELİK
— Trakya Üniversitesi Uzaktan Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetmeliği
GENELGE
— Ulusal Adres Veritabanının Oluşturulması Hakkında Başbakanlık Genelgesi (2006/26)
Adli Yıl başlıyor
ADLİ ve idari yargıda adli tatil sona eriyor. Yeni adli yılın başlaması dolayısıyla Yargıtay'da bugün tören düzenlenecek.
Törende, Yargıtay Başkanı Osman Arslan, 2006-2007 adli yıl açılış konuşmasına yapacak. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok de törende konuşacak. Yargıtay Başkanı Arslan ve beraberindekiler, öğleden sonra Anıtkabir'i ziyaret edecek. Anıtkabir ziyaretinin ardından Yargıtay'da düzenlenecek törenle yıl içinde emekli olan Yargıtay mensuplarına onur belgesi ve plaket verilecek. Yargıtay Başkanı Osman Arsan, akşam da Devlet Konukevi'nde kokteyl verecek.
Baro'dan uyarı
Ankara Barosu, geçmiş adli yıllarda olduğu gibi bu adli yılda da üzerinde en fazla duyarlılık gösterilmesi gereken konunun laiklik olduğunu bildirdi. Ankara Barosu Başkanlığı'nca, bugün başlayacak yeni adli yıl dolayısıyla yapılan yazılı açıklamada, 'laik değerlere sahip çıkmanın, hukuk üzerine kurulu topluluğa aidiyet bilinci yerleştirmenin ve insan odaklı hukukun üstünlüğü anlayışını egemen kılmanın hukukçulara ve barolara düşen en önemli görev olduğu' ifade edildi.
Laik değerlerin sadece rejime ilişkin biçimsel demokrasinin işlemesi ve şeklen var olmasıyla sınırlı olmadığı vurgulanan açıklamada, toplumsal yaşamı bir arada tutan tarihsel ve kültürel bağların sağlamlığının, ancak laik değerlerin korunmasıyla mümkün olduğu kaydedildi
'Bağımsız yargı objektif kararlarıyla itibarını artıracak'
TBMM Başkanı Bülent Arınç, "Temel hak ve özgürlüklere güvence oluşturan bağımsız yargı, objektif ve hukuki kararlarıyla saygınlığını ve itibarını artıracaktır" dedi.
(A.A) - Arınç, Yeni Adli Yılın başlaması nedeniyle kutlama mesajı yayınladı. Hukuk devleti ilkesinin, yasama ve yürütmeyle birlikte modern demokratik devletlerin koruyucu unsurlarından biri olduğuna dikkati çeken Arınç, demokrasi ve insan hakları kültürünün gelişmesiyle birlikte önemi artan hukukun üstünlüğü ilkesinin, devlet ve toplum hayatında evrensel değerleri ifade ettiğini kaydetti.
Bülent Arınç, mesajında şunlara yer verdi:
"Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda belirlendiği gibi bir hukuk devletidir ve bugüne kadar demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi temel değerleri esas almıştır.
Hukukun üstünlüğü ilkesi, yasama ve yürütme erkleri karşısında temel hak ve özgürlükleri güvence altına alır. Temel hak ve özgürlüklere güvence oluşturan bağımsız yargı, objektif ve hukuki kararlarıyla saygınlığını ve itibarını artıracaktır.
Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin en önemli gereklerinden biri yargı bağımsızlığıdır. Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmemesi için hepimizin yargı bağımsızlığı konusunda özen göstermesi gerektiğine inanıyorum. Yargının sağlıklı işlemesi, adalete olan inancımızı artıracaktır."
Yargı görevini çağdaş anlayışla yerine getirmektedir'
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türk yargısının, sorunlara karşın, üstlendiği Anayasal görevini, hukukun evrensel ilkelerine, Atatürk ilke ve devrimlerine yürekten bağlılıkla ve çağdaş bir anlayışla yerine getirdiğini, hukuk devletinin ve demokratik değerlerin yerleşmesine özverili çalışmalarıyla katkıda bulunduğunu belirtti.
AA- Sezer, "Kimi zaman şiddete varan baskılar karşısındaki ödün vermeyen kararlı tutumuyla takdir toplayan Türk yargısı, laik ve demokratik rejimin yaşatılması, çağdaş toplum düzeninin korunması konusundaki en önemli güvencelerdendir" dedi.
Cumhurbaşkanı Sezer, 2006-2007 Adli Yılı'nın açılışı dolayısıyla Yargıtay Başkanı Osman Arslan'a gönderdiği mesajda, Cumhuriyet'in değiştirilemez nitelikleri arasında yer alan hukuk devleti ilkesinin, tüm çağdaş demokratik rejimlerin ayırt edici özelliklerinden biri olduğunu belirtti.
Hukuk devletinin, en yalın tanımıyla, yurttaşların hukuksal güvenlik içinde bulundukları, Devlet'in eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu, yönetimde keyfi yaklaşımların önlendiği bir sistemi anlatmakta olduğuna işaret eden Sezer, hukuk devletinin, aynı zamanda yargı yoluyla iktidar gücünün dengelendiği sistem olduğunu vurguladı.
Cumhurbaşkanı Sezer, hukuk kurallarına bağlılığın, devlet organlarının eylem ve işlemlerinin yargı denetimi altında tutulmasıyla sağlandığını belirterek, şunları kaydetti:
"Hukuk devletinin en önemli ögelerinden biri, 'yargı bağımsızlığı'dır. Yasama ve yürütme işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyecek yargı, bu organlar karşısında tam bağımsızlığa sahip değilse, yargı denetiminden beklenen yarar ortadan kalkacaktır. Unutulmamalıdır ki etkin ve bağımsız yargı hukuk devletine, hukuk devleti de demokrasiye işlerlik kazandıracaktır.
Bu nedenle yargı organlarının tüm etkilerden, siyasal karışmalardan ve yönlendirmelerden uzak tutulması, yargıçların ve savcıların güvencede olması, yargı kararlarına saygı gösterilmesi ve uygulanması hukuk devletinin gereği, Devlet'e güvenin ve hukuka inancın korunmasının yoludur. Ayrıca, yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını gölgelemeyecek yöntemlerin yeğlenmesi, hiçbir zaman savsaklanmaması gereken bir konudur."
Sezer, yargı bağımsızlığını güçlendirecek, yargının iş yükünü hafifletecek, adaletin etkin ve hızlı dağıtılmasını sağlayacak düzenlemelerin zaman yitirilmeksizin, yargının beklentileri doğrultusunda yapılmasının, aynı zamanda demokratikleşme sürecini de hızlandıracağına dikkati çekerek, bununla birlikte, yargı mensuplarına çağdaş çalışma koşullarının sağlanmasının da önem taşıdığını kaydetti.
Cumhurbaşkanı Sezer, mesajında şöyle dedi:
"Yöneteni ve yönetileniyle toplumun tüm kesimlerinin, kurumlarımızın hukuk devletinin yerleşmesi için sorumluluklarını yerine getirecekleri inancıyla, Adli Yılın Açılış Günü'nde başta yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile yargıç ve savcılar olmak üzere tüm yargı çalışanlarına başarılar ve esenlikler diliyorum."
'Hukuk herkes için gereklidir!'
Hukukun Üstünlüğü Derneği, 2006-2007 yılı Adli Yıl Açılışı ile ilgili bir basın açıklaması yayınladı. Genel Başkan Hüseyin Kara tarafından yapılan açıklamada yargı faaliyetlerindeki aksaklıklarla ile ilgili önemli noktalara vurgu yapıldı.
2006-2007 ADLİ YILI BASIN AÇIKLAMASI
Yeni adli yılın meslektaşlarımıza, milletimize ve insanlığa hayırlar getirmesini temenni eder ve bu vesileyle yargı başta olmak üzere, bazı ülke ve meslek sorunlarına değinmek istiyoruz.
MODERN demokrasilerin en belirleyici özelliği olan hukukun üstünlüğünün ve hukuk güvencesinin sağlanması için, insan hak ve özgürlüklerini en geniş anlamda tanıyıp güvence altına alan, evrensel ilkelere ve TOPLUM GERÇEKLERİNE UYGUN, toplumun gereksinmelerine cevap veren iyi yasaların çıkarılması, bunların doğru, etkin bir biçimde ve zamanında uygulanmasının bir arada gerçekleşmesi gerekir!
Bu iki temel unsurdan her ikisinin veya birinin bulunmadığı veya noksan olduğu bir ülkede; hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin varlığından, hak ve özgürlüklerin güvence altında bulunduğundan, bunların doğal sonucu olarak da; sosyal barış ve huzurdan, teknik, ekonomik ve kültürel kalkınmadan söz edilemez. Çünkü, barış ve huzurun, her alanda kalkınmanın alt yapısını, etkin işleyen bir hukuk sistemi oluşturur.
Türk hukukunda son yıllarda, temel yasalarda gerçekleştirilen reformların önemini vurgulamakla birlikte, gerçekleştirilen bu iki unsurun varlığını ve tam olduğunu ileri sürmek olanaksızdır. Ülkemizin hukuki, siyasi, ekonomik, demokratik ve sosyal yapıda, hukukun üstünlüğü ile insan hak ve özgürlükleri yönünde, yeni açılım ve yaklaşımlara, bölgesel örgütlenmelere ve küreselleşmeye, teknolojik ve iletişim alanında meydana gelen değişme ve gelişmelere uygun olarak yasalarda hızlı bir değişim ve yenileme gerçekleştirilmeli, uluslararası hukuka uyum sağlanmalıdır.
Bu hususta İcra İflas Kanunu, Hukuk Usul Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu tasarı ve taslaklarının yukarıda belirtilen çerçevede yasalaşması gerekmektedir. Bölge Adliye Mahkemeleri bir an önce işler haline getirilmeli, UYAP tüm adliyelerde kullanılabilir olmalıdır.
Davaların uzamasına neden olan Tebligat Kanunu, Teknolojik olanaklardan yararlanılarak, hızlı ve güvenilir tebligat yapılmasını sağlayacak şekilde değiştirilmeli, bu yönde posta hizmetleri ve kadrosu günün koşullarına uygun olarak yeniden yapılandırılmalıdır. Davaların uzamasına ve yargıya duyulan güvenin azalmasına neden olan bilirkişilik müessesesi, güven duyulacak, davaları uzatmayacak şekilde düzenlenmelidir.
Adalette kaliteyi yükseltmenin, yanılgıyı azaltmanın önemli koşullarından biri de, çok iyi eğitim ve öğrenim görmüş, yasaları ve hukuku iyi bilen ve izleyen, sağlıklı yorum yapan ve doğru sonuca varan, hakkaniyet sahibi, dürüst ve cesur hukukçuların yargıda görev almalarıdır. Yetişmiş insan unsuru adaletin tesisinde çok önemlidir.
TÜRKİYE, KÜRESEL AKTÖRLERİN DÜNYADA VE ÖZELLİKLE UZUN YILLAR ADALET DAĞITTIĞIMIZ TOPRAKLARDA MEYDANA GETİRDİĞİ KARMAŞAYA, SAHİP OLDUĞU TARİHİ DERİNLİĞİN, TEVARÜS ETTİĞİ KUCAKLAYICI GELENEĞİN, ONURLU GEÇMİŞİNİN VE JEO-STRATEJİK FAKTÖRLERİN ZENGİNLİĞİYLE YAKLAŞMALI VE MEVCUT OLANI EN İYİ MUHAYYİLE İLE DEĞERLENDİREREK MÜMKÜN OLANI BULMALIDIR.
Soğuk savaşın sona ermesinden sonra küresel ölçekte meydana gelen ve henüz sona ermeyen kaos ortamında meydana gelen krizlere yaklaşımımızı ve dış politikamızı; küresel aktörlere eklemlenerek değil sahip olduğumuz tarihi derinliğin, tevarüs ettiğimiz kucaklayıcı geleneğin, kültürel zenginliğimizin, adaletle uzun yıllar yönetmedeki becerimizin ve jeo-stratejik özelliğimizin verdiği özgüvenle belirlemeliyiz. AB, ABD ile diğer küresel aktörlerle ilişkilerimizi, Kıbrıs, Ortadoğu ve diğer dış politika konularımızı bu hassasiyetlerle belirlemeliyiz.
Şunu da belirtmekte fayda vardır; artık BM sistemi, Milletler Cemiyeti tecrübesine rağmen bir “Dünya Düzeni” sağlayamamıştır. Bugün dünyada siyasi, ekonomik ve askeri bakımdan adil ve dengeli bir düzen söz konusu değildir. Tüm uluslar statü olarak eşit kabul edilmesine rağmen, maalesef bazı uluslar daha eşittir yaklaşımı uygulanmaktadır. BM karar alma ve yürütme gücü bakımından Güvenlik Konseyi sayılır ve konseyde dünya nüfusunun beşte birini temsil eden Müslümanlar temsil edilmemektedir. Güçsüz ve zayıfın haklarının teminatı olmak yerine, haksız-güçlünün çıkarlarını koruyarak ve hakkaniyet kaygısı gütmeyerek meşru ve kalıcı bir düzen kurulamaz.
GERÇEK ADALET OLMADAN HUZUR OLMAZ!
Haksızlık, zulüm, ayırımcılık, gelir dağılımındaki dengesizlik, güven duygusundan yoksunluk gibi tüm olumsuzlukların temelinde, gücü elinde bulunduranların gerçek adaleti anlamaması, kavramaması, benimsememesi veya uygulama iradesini göstermemesi yatmaktadır.
Hukuk sadece bir sınıf veya zümrenin arzu, ihtiyaç ve ihtiraslarını karşılama aracı değildir. İnsanların en temel hakları olan eğitim, düşünce ve inanç hürriyetleri alanında bile kısıtlama ve çifte standartların yaşandığı bir ülkede adalet tesis edilemez.
Sırf inancı gereği taşıdığı kıyafeti nedeniyle ülkemiz insanlarının hukuku öğreneceği fakültenin dahi kapısından geri çevrilmesi veya mesleğini icrasına fırsat verilmemesi gerçek adalet anlayışıyla bağdaşır bir durum değildir.
YARGI FAALİYETİNİN BİR AYAĞINI TEŞKİL EDEN BAROLAR; SİYASİ İRADEYE MUHALEFET VE İDEOLOJİK TAVIRDAN KAÇINMALI, TÜM GÖRÜŞLERİ HUKUK TEMELİNDE KUCAKLAMALI, ÇÖZÜM VE DEĞİŞİMİN ÖNCÜLERİ OLMALIDIR!
Barolar Birliği ve bazı baro yönetimlerinin hukuka ve hukukçuya sahip çıkmak adına yaptıkları ve büyük oranda mevcut siyasi iktidarı hedef alan eylem ve uygulamaları, bir hukuki mücadele olmaktan öte toplum iradesini kabullenememe görüntüsü vermektedir. Mevcut hükümetin hukuk alanındaki tüm icraatlarının savunucusu olmamakla ve çekincelerimizi saklı tutmakla (özellikle TMK değişikliğine eleştirimizle) beraber, daha önceki iktidarlar döneminde aynı tip sorunlar fazlasıyla mevcut olduğu halde o zamanlarda bu kadar tepki verilmemesini izahta zorlanmaktayız.
Barolar Birliği ve baro yönetimleri; hukukun üstünlüğü, insan haklarının teminat altına alınması, katılımcı demokrasi, sivil toplum, şeffaf, erdemli ve dürüst yönetimin gerçekleştirilmesi için çalışmalıdır.
HUKUK HERKES İÇİN GEREKLİDİR.
Bizler, hukuk mesleğine ilişkin sorumluluğumuzu yüreğimizde hissediyoruz. Biz, doğru nereden ve kimden gelirse gelsin destek olmaya, yanlış kimden ve nereden gelirse gelsin karşı çıkmaya ve engel olmaya kararlıyız. Tüm meslektaşlarımızı da sorumluluğunun bilincinde olmaya; hukukun her yönüyle üstün tutulduğu ve hakim olduğu örnek bir ülke olmak için üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye; kimseye haksızlık yapmamaya ve kimsenin haksızlığına göz yummamaya davet ediyoruz!
06.09.2006
Hukukun Üstünlüğü Derneği Adına
Av. Hüseyin KARA
GENEL BAŞKAN
İstanbul Barosu Başkanı linç olaylarına dikkati çekti.
İstanbul - İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, "İstanbul'da birkaç gün önce yaşanan linç olayı ve ondan önceki bazı linç girişimleri, hukukun bağışlayacağı olaylar değildir. Linç, ceza hukukumuzda ağır bir suç olarak düzenlenmiştir" dedi.
Kolcuoğlu, adli yılın açılışı dolayısıyla yaptığı açıklamada, Halkın güvenliğini sağlamakla görevli kişilerin, linç girişimlerinin suç olduğunu bildiği halde, linç girişimlerini 'toplumun duyarlılığı' olarak göstermeye çalışmalarının da ürkütcü olduğunu söyledi.
Yeni adlı yılda, hukukun ciddi tehdit altında olduğu dönemden geçildiğini ileri süren Kolcuoğlu, yargı bağımsızlığının ve hukukun etkinliğinin tam anlamıyla sağlanmasına yönelik çabalarının devam edeceğini ifade etti.
Laik düzene karşı yıpratma çabalarının yoğunlaşmasının endişe verici boyutlara ulaştığını söyleyen Kolcuoğlu,ulusal bütünlüğü hedef alan dış destekli terör örgütünün her gün ülkenin değişik bölgelerinde hain saldırılar düzenlediğini, ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" şeklindeki sözlerinin bu olaya ciddi yaklaşılmadığının göstergesi olduğunu ileri sürdü.
Erdoğan: "Hukukçular en iyi şartlarda çalışacak".
Ankara - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yargı kurumlarının, çağın ve hizmetin gereklerine uygun olarak donatılması, bütün hukukçuların en iyi şartlarda en iyi imkanlarla çalışması için gerekli düzenlemeleri bir bir yaptıklarını ve yapmaya devam edeceklerini bildirdi.
Erdoğan, 2006-2007 Adli Yılı açılışı dolayısıyla Yargıtay Birinci Başkanı Osman Arslan'a gönderdiği kutlama mesajında, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu vurgulayarak, hukuk devletinin bütün kurumlarıyla var olmasında ve yaşatılmasında adil ve tarafsız bir yargı sisteminin büyük rolü bulunduğuna dikkati çekti.
Adaletin herkes için her zaman gerekli olduğunu ifade eden Erdoğan, mesajında şunları kaydetti:
"Hukuk devletinin bütün kurumlarıyla var olmasında ve yaşatılmasında adil ve tarafsız yargı sisteminin çok büyük bir rolü vardır. Yargı mekanizmalarının, hukukun üstünlüğü ve tarafsızlık ilkesine bağlı olarak hızlı ve uyum içinde çalışması, toplumda yargı kurumlarına, dolayısıyla adalete olan güveni de güçlendirecektir.
Devletimizin yasama ve yürütme gibi temel kurumlarından olan yargı organı; hakimleri, savcıları, avukatları ve diğer çalışanlarıyla, ağır iş yüküne rağmen görevini başarıyla sürdürmektedir.
Esas olan yargı tarafsızlığı ile adaletin eksiksiz ve zamanında işletilmesidir. Yargı kurumlarımızın, çağın ve hizmetin gereklerine uygun olarak donatılması, bütün hukukçularımızın en iyi şartlarda en iyi imkanlarla çalışması için, hükümet olarak gerekli düzenlemeleri bir bir yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz.
Zira bütün toplumun huzur ve barışı, herkes için eksiksiz ve hızlı işleyen, güven duyulan güçlü bir adalet sistemiyle mümkündür. onun için yargı erki, her türlü etki ve baskıdan uzak olarak adalet hizmetini en etkin biçimde yerine getirebilmelidir."
Devlet, askerini korumasını da bilmelidir
Denizli Cumhuriyet Başsavcısı Selami Hatipoğlu, hukuk devletinin sanığın haklarını koruduğu kadar, gözünü kırpmadan vatanı için hayatını feda eden askerleri ve yakınlarını da korumasını bilmesi gerektiğini söyledi
Adli yılın başlaması nedeniyle, Atatürk Anıtı önünde, Cumhuriyet Başsavcısı Selami Hatipoğlu, Baro Başkanı Adil Demir, hakimler, savcılar ve avukatların katıldığı bir tören düzenlendi.
Baro Başkanı Adil Demir törende yaptığı konuşmada, adalete güvenin tıkanma noktasına geldiğini belirterek, "Yurttaşlarımızda adalete güven duygusu sarsılmıştır. Oysa adalet, devleti meşrulaştıran hukuki güçtür. Artık adalet için yapılması gerekenler vardır. Köklü bir adalet reformu şarttır" dedi.
Cumhuriyet Başsavcısı Selami Hatipoğlu da, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihinin en şiddetli bölücü terör hareketleriyle karşı karşıya geldiğini kaydetti. Başsavcı Hatipoğlu, "Hukuk devleti sanığın haklarını koruduğu kadar, gözünü kırpmadan vatanı için hayatını feda eden askerlerimizi ve yakınlarını da korumasını bilmelidir. Ağır şartlarda çalışan yargı, tarihinin en ağır silahlı saldırısını da bu yıl yaşamıştır. Devletin temeline yapılan bu saldırılar, yargı camiasını adil davranma, hukuki üstünlüğü, adil yargılanma prensiplerinden alıkoyamayacaktır" diye konuştu.
Cumhurbaşkanı' nın yetkisi yok
Fatih ALTAYLI - SABAH
Lübnan'a asker yollanmasına ilişkin TBMM'nin oyladığı tezkerenin Cumhurbaşkanı'na gidip gitmeyeceği tartışılıyor.
"Tezkere Cumhurbaşkanı'nca onaylanmalı" diyenler bunu Anayasa'nın 104. maddesine dayandırıyor. 104. madde Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini sayarken "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullanılmasına karar vermek" diyor. Dayanak bu. Ama desteksiz bir dayanak.
Çünkü Anayasa, TBMM'nin yetkilerini sıralarken 92. maddesinde şöyle diyor: "Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş ilanına ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası anlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunmasına izin verme yetkisi TBMM'nindir. TBMM tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullanılmasına karar verebilir."
Yani Anayasa çok net.
Cumhurbaşkanı'nın engelleme yetkisi yok.
Yüksek yargıda çiçek kavgası
Anayasa Mahkemesi üyesi Ali Güzel'in bahçeye diktiği çiçeği sökenler "100 kere diksen de sökeceğiz" yazılı bir not bıraktı.
Adli yıl, bugüne kadar görülmemiş bir "iç kavga"yla başlıyor. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay arasındaki bu kavganın nedeni ne iki kurum arasındaki Yüce Divan çekişmesi ne de Anayasa Mahkemesi'ne kişisel başvuru hakkı. Yargıdaki, çitlerin çekildiği son kavganın adı "bahçedeki çiçek kavgası." Anayasa Mahkemesi üyelerinin kaldığı dubleks lojmanlarla, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin de oturduğu çok katlı binalar, Çankaya Köşkü'nün hemen yanında bulunuyor. Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi üyeleri yakın bir zamana kadar site içindeki alanı ortak kullanıyordu. Ancak, Anayasa Mahkemesi üyesi Ali Güzel'in bahçesine diktiği çiçeğin sökülmesi mahallenin huzurunu kaçırdı. Çiçek birkaç kez sökülüp dikildi. Bir gün çiçeğin söküldüğü yere "100 kere de diksen 100 kere sökeceğiz" diye not bırakıldı.
ESRARENGİZ
NOT HUZURU BOZDU
Çiçek kavgası bu nottan sonra, üç kurumun yönetimlerine yansıdı. Anayasa Mahkemesi, hem çiçek kavgasına son vermek hem de güvenlik zafiyeti oluşmaması için, kendi üyelerinin kaldığı dubleks lojmanların etrafını ikinci bir çitle çevirdi. Site içindeki yaklaşık 10 polisin görev yaptığı küçük karakol da sadece Anayasa Mahkemesi lojmanlarını korur hale geldi. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin kaldığı lojmanları koruma görevi ise tek kişilik polis noktasına kaldı.
Ersan ATAR / ANKARA
Tecavüz iddiasıyla 3 kişiye tutuklama
Konya’nın Karapınar ilçesinde 18 yaşındaki bir genç kıza tecavüz ettiği iddia edilen 3 kişi, çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.
İddiaya göre, intihara teşebbüs eden 18 yaşındaki genç kız, polisteki ifadesinde kendisine birçok kişi tarafından tecavüz edildiğini, bunun da kameraya çekildiğini söyledi. İfade üzerine soruşturmayı genişleten polis, A.B., T.P. ve C.A.’yı gözaltına aldı. Zanlılar nöbetçi mahkemece tutuklandı. Uğur Sayar, Konya
Cezaevi dershanesi
Sınava giren 690 hükümlü ve tutukludan 503'ü ÖSS'de başarılı oldu. Sınavı kazanma oranında dershaneleri geride bırakan cezaevlerinin eğitim evleri haline geldiği belirtilirken, ÖSS'de Türkiye 33'ncüsü olan Gönül Işgın'a burs teklifi yağıyor
EVİN GÖKTAŞ/ANKARA/YENİ ŞAFAK
06.09.2006
Toplam 1 milyon 730 bin 850 adayın girdiği bu yılki üniversite sınavında, cezaevleri başarı rekoru kırdı. Cezaevlerinde, 2006 Öğrenci Seçme Sınavı'na (ÖSS) giren toplam 690 hükümlü ve tutukludan 503'ü başarıyı yakalayarak çıtayı yukarıya taşıdı. Sınavda Türkiye 33. olan Gönül Işgın adlı hükümlüye, birçok kurumdan burs teklifleri geliyor.
ÖSS Sözel-2 alanında 283.096 puan alarak Türkiye 33. olan Çanakkale E Tipi Cezaevi'nde yatan Işgın'a, burs tekliflerinin yanısıra büyük üniversitelerden de cazip teklifler geliyor. Işgın, aynı zamanda bulunduğu il Çanakkale'deki sıralamada 2. oldu. Adalet Bakanı Cemil Çiçek hem de Cezaevleri Genel Müdürü Kenan İpek'de başarısından dolayı Işgın'ı arayarak ayrı ayrı kutladı.
EĞİTİM EVİ OLDU
Kenan İpek, Yeni Şafak'a yaptığı değerlendirmede, “Genel Müdürlük olarak cezaevlerini birer eğitimevi haline getirmek için başlattığımız çalışmaların meyvesini, ÖSS'deki bu başarıyla almaya başladık” diye konuştu. Hükümlü ve tutukluların bu yıl ÖSS'de elde ettiği başarıdan dolayı toplumun cezaevlierine bakış açısının değişmeye başladığına dikkat çeken İpek, “Ceza infaz kurumlarında bulunan insanların, tahliye sonrasına hazırlanmalarında ilgili kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütlerinin desteği çok önemli. Bir çok ceza infaz kurumunda ÖSS'ye hazırlanan öğrencilere çok sayıda özel eğitim kurumu destek verdi. Eğitimcilerimiz olağanüstü bir özveride bulundu. Çoğu dershane bizim sağladığımız başarıyı elde edemedi. Başarı sağlayan bu hükümlü ve tutuklulara yardımcı olunması lazım, önlerinin açılması gerekir” dedi.
DİPLOMASIZ GELDİLER
İpek, cezaevlerine okuma yazma bilmeden girip üniversite mezunu olarak çıkmanın mümkün olduğunu vurguladı. ÖSS'de elde edilen başarı ile bunun kanıtlandığını kaydeden İpek'in verdiği bilgiye göre, cezaevlerinde ÖSS başarısı 2002'den bu yıla kadar giderek yükselen bir grafik izledi. En büyük başarı ise bu yıl elde edildi. 2000'de 170, 2001'de 150, 2002'de 50, 2003'de 150, 2004'te 270, 2005'te 280, 2006'da 500 cevarında hükümlü ve tutuklu üniversiteye girdi.
Yüksek yargı, seçimlere kaldığı yerden devam edecek
Murat Aydın, Ankara/ZAMAN
Dava yoğunluğuna rağmen sık sık sandık başına giden yüksek yargı mensupları, 6 Eylül’de başlayacak olan yeni adli yılda seçimle işbaşı yapacak.
Görev süresi dolduğundan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki (HSYK) üyeliğinden ayrılacak olan Yaşar Engin Selimoğlu’ndan boşalacak koltuk için seçim turu yeniden başlıyor. 26 Haziran’da başlayan seçimlerde sonuç alınamamış ve adli tatil arası verilmişti. Yargıtay’da, HSYK üyeliği için gerçekleştirilecek seçimin hemen ardından görev süresi 1 Aralık 2005’te dolan HSYK Başkan Vekili Celal Altunkaynak’ın yerine de oylama yapılacak. Danıştay’da da yaş haddinden emekliye ayrılan Başsavcı Zafer Kantarcıoğlu’nun yerine geçecek ismin belirlenmesi için üyeler sandık başına gidecek.
Bu arada Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok’un 4 yıllık görev süresi, 21 Mayıs 2007’de doluyor. Başsavcılık koltuğuna seçilecek ismi belirlemek için Yargıtay Genel Kurulu’nda Nisan 2007’de seçime gidilecek. Yargıtay’da seçilecek üç adaydan biri Cumhurbaşkanı tarafından başsavcılığa atanacak. Yeni başsavcıyı, kendisinin görev süresi de 16 Mayıs’ta dolacak olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer atayacak. Geçtiğimiz yıl Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na seçilen Tülay Tuğcu ise 12 Haziran 2007’de yaş haddinden emekliye ayrılacak. Dosyalardan başını kaldıramayan yüksek yargı mensupları, sık sık yapılan seçimler için sandık başına gitmek zorunda kalıyor. Yargıtay ve Danıştay’da başkan, başkan vekilleri, daire başkanları, başsavcı ve başsavcı vekili, genel kurul tarafından seçiliyor. Genellikle seçimleri, emekliliği yaklaşmış isimlerin kazanması ve kısa sürede yaş haddinden emekli olması nedeniyle seçimler kısa sürede yenileniyor.
Memurun gözü uzlaşma kurulunda
Hükümet ve memur sendikaları arasında yapılan ve anlaşmazlıkla sonuçlanan toplu görüşmelerin ardından gözler Uzlaştırma Kurulu’na çevrildi. Uzlaştırma Kurulu’nun yarın kararını açıklaması bekleniyor. Sendikalar, kurulun, hükümetin önerdiği yüzde 2.5+2.5’un üzerinde bir rakam ilan edeceğini düşünüyor.
Hükümet ve memur sendikaları arasında 15-30 Ağustos tarihleri arasında yapılan ve anlaşmazlıkla sonuçlanan toplu görüşmelerin ardından gözler Uzlaştırma Kurulu’na çevrildi. Kamu-Sen ve Memur-Sen’in çağrısı üzerine toplanan ve çalışmalara başlayan Uzlaştırma Kurulu’nun yarın kararını açıklaması bekleniyor. Sendikalar, kurulun, hükümetin önerdiği yüzde 2.5+2.5’ün üzerinde bir rakam ilan edeceğini düşünüyor. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin başkanlığında Kamu İşveren Kurulu ile memur konfederasyonları arasında gerçekleştirilen toplu görüşmelerin 6. turu sonunda da uzlaşma sağlanamadı. Hükümetin önce yüzde 4’lük zam teklifi üzerine KESK görüşmelerden çekildi. 6. tur sonunda hükümet en düşük maaş alan memura birinci seçenekte yüzde 2.5+ 2.5 zam ve birinci ve ikinci 6 aylık dilimler için de 20+20 seyyanen zam önerirken, en yüksek maaş alan memurlar için de birinci ilk 6 ayda yüzde 2.5, ikinci 6 ayda yüzde 2.5 zam önerdi. Hükümet ikinci seçenekte ise, en düşük memur maaşına birinci ve ikinci 6 ay için toplam yüzde 5 zam ve yüzde 2+ 2 olmak üzere kümülatif olarak yüzde 4 zam teklif etti. Kamu-Sen en düşük memur maaşının bin 23 YTL, Memur-Sen bin 48 YTL, KESK ise bin 400 YTL olması konusunda ısrar edince görüşmelerden sonuç çıkmadı. Kamu-Sen ve Memur-Sen geçtiğimiz hafta konuyu ‘hakem’ görevi üstlenen Uzlaştırma Kurulu’na taşıdı. Uzlaştırma Kurulu kararı üzerine taraflar tekrar masaya oturacak ve son sözü Bakanlar Kurulu verecek.
Uzlaştırma Kurulu kimlerden oluşuyor?
İHA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Uzlaştırma Kurulu, toplu görüşmenin 4688 sayılı Sendikalar Kanunu’nun 34. maddesinde belirtilen sürede sonuçlandırılamaması halinde, uyuşmazlık konularını incelemek ve gerektiğinde toplu görüşme taraflarını dinlemekle görevlidir. Uzlaştırma Kurulu, Yüksek Hakem Kurulu Başkanı’nın başkanlığında, Üniversitelerarası Kurul tarafından, fakültelerin Çalışma Ekonomisi, İş Hukuku, İdare Hukuku, Kamu Maliyesi bilim dallarından seçilen birer öğretim üyesi olmak üzere dört üyeden oluşuyor. Uzlaştırma Kurulunun çalışma usul ve esasları ise söyle: Taraflar arasında yapılacak toplu görüşmenin belirtilen süre içerisinde anlaşmayla sonuçlandırılamaması halinde taraflardan biri, üç gün içinde Uzlaştırma Kurulu’nu toplantıya çağırabilir. Bu çağrı üzerine Kurul, anlaşmazlık konularını görüşmek üzere toplanır. Kurul, gerektiğinde toplu görüşme taraflarının temsilcilerini de dinleyerek uyuşmazlık konularını inceler ve beş gün içinde kararını verir. Kararlar salt çoğunlukla alınır. Kurul kararına tarafların katılması durumunda bu karar mutabakat metni olarak Bakanlar Kurulu’na sunulur. Tarafların Kurul kararına katılmaması durumunda ise anlaşma ve anlaşmazlık konularının tümü taraflarca imzalanan bir tutanakla Bakanlar Kurulu’na sunulur.
Okulda telekulak davası
Sultanahmet Endüstri Meslek Lisesi Tesfiye Bölüm Şefi Süleyman Çanakçılı hakkında okuldaki öğretmenlerin telefonlarını dinlediği ve kayda alıp başkalarına dinlettiği iddiasıyla dava açıldı
06.09.2006
“Haberleşmenin gizliliğini ihlal etmek” iddiasıyla 3 yıla kadar hapsi istenen Çanakçılı, 32 yıllık öğretmen olduğunu söyleyerek suçlamaları kabul etmedi. Çanakçılı iddia sahibi öğretmenler Atilla Yıldırım ve Ersin Küçükşahin’in şikayetleri için, “Savcılık odamı aradı ve bir şey bulamadı. Kişisel bir husumet söz konusu” dedi.
"Baraj yüzde 6.5 olsaydı ne değişecekti?"
2002 seçimlerinde DEHAP Meclis'e girememişti
AİHM, Türkiye'de uygulanan yüzde 10'luk seçim barajına karşı açılan davada tarafların görüşlerini dinledi. 2002'de DEHAP’tan aday olan, ancak seçilemeyen Mehmet Yumak ile Resul Sadak'ın yaptığı başvurunun duruşmasında, Fransız yargıç davacı tarafa, ''baraj yüzde 6.5 olsaydı ne değişecekti?'' diye sordu.
Strasbourg'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki duruşmada Türk hükümetinin avukatı Münci Özmen, 'seçim barajının siyasi istikrar için gerekli olduğunu' savunurken, davacıların avukatı Tahir Elçi, 'barajın, çoğulcu demokrasi açısından temsil ve meşruiyet sorunu yarattığını' öne sürdü.
Elçi, barajı ‘yüksek ve ölçüsüz’ diye tanımlayarak, dünyada eşi benzerinin olmadığını söyledi.
Seçim barajının askeri rejimin bir ürünü olduğunu ve Kürtlerin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde temsilini engellemeyi amaçladığını söyleyen Elçi, Avrupa Birliği ülkelerinde böyle bir barajın olmadığını ya da oranının çok düşük tutulduğunu belirtti.
"Bağımsız olarak seçilebilirlerdi"
Türk hükümetinin avukatı Özmen ise, "bu baraj yeni değil. DEHAP seçime girerken barajdan haberdardı. Bağımsız olarak seçilebilirlerdi" diye konuştu.
Özmen yüzde 10'luk barajın siyasi istikrar açısından düzenleyici bir rol oynadığını vurguladı, “oranların düşük olduğu ülkelerde bizde olmayan başka önlemler mevcut” dedi.
Duruşmanın Fransız yargıcı ise davacıların avukatı Elçi'ye "DEHAP seçimde yüzde 6.2 oy almış. Eğer seçim barajı yüzde 10 yerine yüzde 6.5 olsaydı, ne fark edecekti?" diye sordu.
Elçi bu durumda, DEHAP'ın daha fazla oy almış olabileceğini savundu.
Davacılar 900 bin euro tazminat istiyor
3 kasım 2002 tarihinde düzenlenen genel seçimlerde Şırnak'tan aday olan Resul Sadak ve Mehmet Yumak, partilerinin kentte yüzde 45.95 oranında oy almasına rağmen milletvekilli seçilemedikleri gerekçesiyle 2003 yılında AİHM'ye başvurmuşlardı.
AİHM, 26 mart 2006 tarihinde, başvurunun kısmen incelenmeye alınmasını kabul etmişti.
Davacılar siyasal ve seçim haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Ankara'dan yaklaşık 900 bin euro maddi tazminat talep ediyor. Davanın ne zaman karara bağlanacağı henüz belli değil.
AF ÖRGÜTÜ'NDEN TÜRKIYE'DEKI YARGILAMALARA 'KAFKA' BENZETMESI.
-Uluslararasi Af Örgütü, son raporunda Türkiye'deki terörle mücadele yasasi kapsamindaki yargilamalari sert dille elestirdi. 'Adil olmayan yargilamalar, Türkiye'nin insan haklari sicilini karartmayi sürdürüyor' iddiasinda bulunan örgüt, iskenceye sifir tolerans politikasina karsin yargiçlarin iskence ile saglanan kanitlari kabul etmeyi sürdürdügünü savundu.
-'Bugüne kadar eger bir yeniden yargilama davasi açilirsa, Kafka'nin dikkatini çekecek biçimde yürütülüyor' ifadesini kullanan örgüt, yeniden yargilamalar konusunda getirilen Öcalan sinirlamasinin ayni dönemdeki diger davalar için de 'ayrimcilik' olusturdugunu öne sürdü.
LONDRA(ANKA)-Uluslararasi Af Örgütü, Türkiye'de terörle mücadele yasasi kapsamindaki yargilamalari sert dille elestirdi. 'Adil olmayan yargilamalar, Türkiye'nin insan haklari sicilini karartiyor' iddiasinda bulunan örgüt, 'Bugüne kadar eger bir yeniden yargilama olursa Kafka'nin dikkatini çekecek biçimde yürütülüyor' ifadesini kullandi.
Merkezi Londra'da olan Uluslararasi Af Örgütü, yayinladigi 'Türkiye: Gecikmis ve Esirgenmis Adalet' isimli raporunda adil olmayan yargilamalarin Türkiye'nin insan haklari sicilini karartmayi sürdügünü savunan örgüt, terörle mücadele yasalari çerçevesinde açilan davalari 'Türkiye'de halen adaletin ne ölçüde yerini bulmadiginin sasirtici bir göstergesi' olarak nitelendirdi.
Af Örgütü Avrupa ve Orta Asya Programi Direktörü Nicola Duckworth de, 'Türk hükümetinin, iskenceyi yok etme taahhüdü var oysa bu tür yöntemler ile saglanan kanitlar, özel Agir Ceza Mahkemelerce kabul edilmeye devam ediliyor ve yargiçlar, bunlari reddetmeye yanasmiyor' dedi.
Terörle mücadele yasalarin kapsaminda haklarinda dava açilan insanlarin sonu gelmeyen yargilamalar ile karsi karsiya kalmaya devam ettikleri öne sürülen raporda bazi insanlarin 10 yili askin bir süreden beri yargilanmayi bekledigi iddiasina da yer verildi.
Nicola Duckworth, Avrupa Insan Haklari Mahkemesi'nce lehinde karar verdigi bazi kisilerin Türkiye'deki yasalara göre yeniden yargilanma hakkinin bulundugunu belirtirken, 'Ancak bugüne kadar eger böyle bir yeniden yargilanma davasi açilirsa, Kafka'nin dikkatini çekecek biçimde yürütülüyor' iddiasinda bulundu.
Af Örgütü, Türkiye'de AIHM'nin kararlarinin ardindan yeniden yargilanma hakki saglanirken Abdullah Öcalan'in bu kapsam disinda tutulmasi için sinirlama getirildigine dikkat çekerek bu sinirlamanin ayni dönemdeki diger davalar için de 'ayrimcilik' olusturdugu savina yer verdi.
KAFKA KIMDI?
Alman modern edebiyatinin en büyük yazarlarindan biri sayilan Frank Kafka, 1983 yilinda Prag'da dogdu. 1924 yilinda vefat eden Kafka'nin en taninmis eserleri arasinda yer alan 'Dava' romaninin kahramani Joseph K., gizemli bir mahkeme tarafindan tutuklanip yargilandiktan sonra suçu ne oldugunu, kimin tarafindan suçlandigini ögrenmeden idam edilir.(ANKA)
Adalet Sarayı önünde oturma eylemi
Adalet Sarayından, Adalet Bakanlığına yürümek isteyen KESK'e bağlı Büro Emekçileri Sendikası (BES) üyelerine polis müdahale etti.
Adalet Sarayı önünde sabah saatlerinde toplanan ve başta Ankara olmak üzere İstanbul, Antalya, İzmir, Diyarbakır ve Kocaeli gibi Türkiye'nin çeşitli illerinden gelen BES üyeleri, Adalet Bakanlığına yürümek istedi.
Adalet Sarayında çalışan memurların da destek verdiği eylemciler, Çevik Kuvvet polisinin oluşturduğu barikatı geçmek istedi. Yaşanan arbedede, polis barikatına destek veren panzerler tarafından eylemcilere tazyikli su sıkıldı.
Arbedenin ardından oturma eylemi başlatan BES üyeleri, hükümeti ve hükümetin ücret politikalarını eleştirerek sloganlar attı.
BES üyelerinin, Adalet Sarayı önünde başlattıkları oturma eylemi sürüyor.
Yargıdan adil ücret eylemi
SORUN ve taleplerini Adalet Bakanlığı'na iletmek için bugün Ankara'da yapacakları yürüyüşe dün İzmir'den başlayan yargı çalışanları, Bursa'ya geldi.
Bursa Savaş Karşıtı Platformu üyelerince Santral Garaj Mahallesi'nde karşılanan yargı çalışanları, Uluyol Mahallesi'ndeki adliye binasına kadar yürüdü. Büro Emekçileri Sendikası (BES) Genel Başkanı Mustafa Çınar, adliye binası önünde yaptığı açıklamada, Adalet Bakanlığı ve adliyelerde çalışan yargı emekçilerinin zor koşullarda, düşük ücretle ve türlü sorunlarla boğuşarak hizmet ürettiklerini bildirdi. Sorunları dile getirmek için girişimde bulunan sendikalarının taleplerinin Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından görmezlikten gelindiğini öne süren Çınar, randevu taleplerinin de cevapsız bırakıldığını kaydetti. Çınar, adliye çalışanları arasında büyük bir ücret uçurum olduğunu, son yasayla hakim ve savcıların ücretleri artırılırken, adliye memurlarına hiçbir ücret artışının sağlanmadığını belirterek, 'İnsanca yaşanacak bir ücret talebini haykıran yargı emekçileri görmezden gelinmiştir' dedi.
Adalet felç olur
Adliye çalışanları olmazsa adliyelerde hiçbir işin yürümeyeceğini, duruşmaların görülemeyeceğini savunan Çınar, şunları söyledi: 'Yani kısacası adalet felç olur. Binbir sorunla boğuşan emekçiler gece-gündüz çalışır, nöbet tutar, duruşmaya girer, dosyaları düzenler, gece cinayet davalarına gider, halka yanıt verir, hizmet üretir, iş yoğunluğu içinde sosyal yaşantısı ve sağlığı bozulur, çalışır da çalışır. Yoksulluk ücretine mahkum edilir.'
'Tuhaf' kaza raporu: Kaza yapan sürücü, uyarı levhalarıyla birlikte aşağıya düşmüş
BELEDİYE 'SUÇ SÜRÜCÜDE' DİYOR...
ASKİ Genel Müdürü İhsan Fincan, Erdoğan Bulvarı'nda bir kişinin öldüğü, üç kişinin de yaralandığı kaza ile ilgili, ''Kaza yapan sürücü, uyarı levhalarıyla birlikte aşağıya düşmüş'' dedi.
(7 Eylül 2006 Çarşamba)
Fincan, kazayla ilgili haberler üzerine, kazanın meydana geldiği yerde
gazetecilere açıklama yaptı.
Gazetelerdeki ''herhangi bir uyarı levhası bulunmadığı'' yönündeki
ifadelerin doğru olmadığını söyleyen Fincan, ''Kaza yapan sürücü, uyarı
levhalarıyla birlikte aşağıya düşmüş. Aracın düştüğü alan, trafiğe açık bir alan
da değil. Aldığımız duyumlara göre de ilk düşen araçtaki hayatını kaybeden sürücü
alkollüymüş'' dedi.
Fincan, yapımı devam eden Recep Tayyip Erdoğan Bulvarındaki ışıklandırmanın,
havaalanından Çubuk ayrımına kadar tamamlandığını, kalan kısmının ise hafta
sonuna kadar bitirileceğini kaydetti.
İhsan Fincan, aydınlatmaları sağlayacak kabloların bin 400 metresinin
çalındığını, bu nedenle çalışmaların geciktiğini ifade ederek, ''Hırsızlık olayı
olmasaydı, buradaki aydınlatma işi bitmiş olacaktı'' dedi.
Fincan, Bulvarın tek eksiğinin Elektronik Trafik Denetlemesi olduğunu
kaydetti.
POLISTEN SAVCILIGA 'TELEKULAK' BASVURUSU.
-Emniyet Genel Müdürlügü, Terör Uzmani ve ögretim üyesi Ercan Çitlioglu'nun telefon konusmasinin dinlenmesine iliskin, itham altinda birakildigi gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.
ANKA(ANKARA)-Emniyet Genel Müdürlügü, Terör Uzmani ve ögretim üyesi Ercan Çitlioglu'nun telefon konusmasinin dinlenmesine iliskin, itham altinda birakildigi gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.
Önümüzdeki günlerde emekli olmaya hazirlanan Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydiner, Avrasya Statejik Arastirmalar Merkezi(ASAM) üyesi ve Bahçesehir Üniversitesi ögretim üyesi Ercan Çitlioglu'nun dinlenmesi olayina sert tepki verdi. Saron'un hastaligi nedeniyle, Israil'in Ankara Büyükelçiligi'ni arayan ve bu konusmalari internet ortaminda yayinlanan Çitlioglu'nun polis tarafindan dinlendigine yönelik sözleri, polisi savunmaya yöneltti.
CIDDI ARASTIRMA
Emniyet yetkililerinden alinan bilgiye göre, Çitlioglu'nun, Saron için 'geçmis olsun dileklerini ileten ve duaci oldugunu ifade eden' konusmasinin desifre edilmesinin ardindan, bir gazetenin köse yazarinin konuya yer vermesi Aydiner'i harekete geçirdi.
Konuyla ilgili 2 Polis Basmüfettisi görevlendiren Aydiner, 'dinleme yapan tüm birimlerin arastirilmasini' emretti. Ayrica legal yada illegal bu dinlemeyi yapan olup olmadiginin yetkili birimlerce belirlenip kendisine bilgi verilmesini isteyen Aydiner'in emriyle basta Istihbarat ve Kaçakçilik olmak üzere dinleme yapan birimler incelendi.
'DINLEYEN BIZ DEGILIZ'
Müfettislerin yaptigi inceleme sonucunda Çitlioglu'nun Emniyet tarafindan dinlenmedigi belirlenirken, Aydiner, bu bilgi üzerine Emniyet Genel Müdürlügü Hukuk Müsavirligi'ne emir vererek, polisin töhmet altinda birakildigini öne sürerek Ankara Cumhuriyet Bassavciligi'na suç duyurusunda bulunuldu.
Geçmiste, defalarca yasadisi dinleme yapildigi gerekçesiyle suçlanan, hatta sorusturmalar geçiren kurum bu defa 'Biz dinlemedik' gerekçesiyle 'haksiz yere suçlama' gerekçesiyle bir ilke imza atarak kanuni hakkini istedi. Basin Savciligi'na yönlendirilen suç duyurusunun önümüzdeki günlerde davaya dönüstürülüp dönüstürülmeyecegi, yapilacak sorusturma sonrasinda karar verecek. Suçlama davaya dönüsürse, bu polisin açtigi ilk telekulak davasi olacak ve dinlemeyi yapan kisi ya da kurumlar cezalandirilacak.(ANKA)
(ÜNS/ÇAG)
6.9.2006 TSI: 10.44
Türkiye’de darbeciler korunuyor
Ankara’da 78’liler Derneği öncülüğünde 48 parti, sendika ve sivil toplum örgütünün katılımıyla Sıhhiye Meydanı’nda “12 Eylül Darbeciler Yargılansın” mitingi düzenlendi. Mitinge 2 bin kişi katılırken, yaklaşık 3 bin polis tedbir aldı.
Mitinge katılan gruplar adına ortak metni okuyan 78’liler Derneği Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, dünyanın başka ülkelerinde darbe döneminin insanlık suçu işleyen bütün görevlilerinin yaptıklarının hesabını verirken, Türkiye’deki darbecilerin ve diğer suç işleyen görevlilerin korunduğunu söyledi. Ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engelin hâlâ süren bu darbe düzeni olduğunu vurgulayan Sümbüloğlu, “Emek cephesindeki bütün demokrasi güçlerinin el ele vererek darbe Anayasası’nın lağvedilmesi ve darbe kurumlarının tasfiyesi için çaba harcamalıyız” dedi.
‘Mortgage yasası ekimde çıkar’
Ev almak isteyenlerin merakla beklediği düşük faizli uzun vadeli konut edindirme sistemi mortgage (tutsat) yasa tasarısı, Meclis’in açılmasından sonra görüşülecek önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.
Sistemin doğru çalışması için en önemli şartın ‘istikrarlı’ ortam olduğunu vurgulayan Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Doğan Cansızlar, ipotekli konut finansmanı olarak bilinen modelle ilgili yasanın ekim ayında Meclis’ten çıkarılacağını tahmin ediyor. Konut Finansmanı Kanunu Tasarısı adıyla bilinen mortgage yasası, geçen yasama yılında Genel Kurul’da sıraya girmişti. Cansızlar’a göre sistemin yürürlüğe girmesi 2007 yılı sonunu bulabilir. Mayıs ve haziran aylarındaki dalgalanmalar yüzünden mortgage sistemini çıkarmada ‘tereddüt içine girildiğini’ vurgulayan SPK Başkanı’na göre konut kredilerinde son dönemdeki faiz artışı da buna engel değil. Ankara, Reuters
Üniversitelere uzman alımına da merkezî sınav
Yükseköğretim Kurulu (YÖK), öğretim elemanlarından okutman, uzman, çevirici, araştırma ve öğretim görevlisi kadrolarına merkezî sınav şartını getiren yasaya dayanarak bir yönetmelik çıkardı.
Yönetmelikle, yılda iki kez merkezî sınav düzenlenmesi öngörülürken, geçici maddeyle sadece 2006 yılı için Lisansüstü Eğitim Sınavı’ndan 50 puan almış olanlar merkezî sınavda başarılı sayılacak. Yönetmelik, dün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Temmuz 2006’da çıkarılan yasaya dayanarak hazırlanan yönetmeliğe göre yardımcı doçent kadrosunun altındaki öğretim elemanı kadrolarına artık merkezî sınavla atama yapılacak. Öğretim görevlisi, okutman, araştırma görevlisi, uzman, çevirici ve eğitim-öğretim planlamacısı kadrolarına yapılacak atamalar için yılda iki kez merkezî sınav düzenlenecek. Merkezî sınavdan 100 üzerinden 70 puan alanlar başarılı sayılacak. Ankara, Anka
Doğan PO'yu bastı, yabancılar müdürlerinden savunma istedi
1.6 milyar YTL'lik rekor cezanın ardından hesap sorma süreci de başladı. Kulislerde Aydın Doğan'ın, PO yöneticilerini fırçaladığı, yabancı şirketlerin de Türkiye'deki müdürlerden savunma istediği konuşuluyor.
Akaryakıt dağıtım şirketlerine verilen 1 milyar 666 milyon YTL'lik ceza üzerine patronlar şirket yöneticilerinden hesap soruyor. En büyük sıkıntının ise tabi ki en büyük cezayı alan şirkette, yani Petrol Ofisi'nde yaşandığı ifade ediliyor. Dün itibarıyla piyasa değeri 2.2 milyar YTL olan Petrol Ofisi'nde piyasa değerinin yüzde 22'sine denk gelen bu ceza Doğan Grubu'nu da ayağa kaldırmış durumda. Kulislerde dolaşan söylentilere göre PO (Petrol Ofisi) için 498, Erk Petrol için de 100 milyon YTL'lik ceza ile karşı karşıya kalan Doğan Grubu'nun patronu Aydın Doğan, habersiz olarak Petrol Ofisi binasına giderek yöneticilere, "Bu neyin cezası, bu kadar büyük ceza olur mu?" diye fırça attı. Bu arada edinilen bilgiye göre Sheel, BP gibi yabancı şirketlerin merkez yönetimleri de Türkiye müdürlerinden cezanın sürece ve nereden kaynaklandığına dair savunma istedi.
AF MADDESİ HAZIR
Geçtiğimiz hafta Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından akaryakıt dağıtım sektöründe faaliyet gösteren 28 şirkete kesilen 1.6 milyar YTL'nin nasıl tahsil edileceği de merak konusu. Şirketler kararla ilgili Danıştay'a itiraz etse de işi şansa bırakmak istemediklerinden Meclis kapısını da zorlamaya başladı bile.Daha önce Enerji Bakanlığı ve akaryakıt bayileri tarafından hazırlanan 3-4 maddelik bir af yasa tasarısı gündeme gelmiş, ancak bu tasarı Meclis'te kendine yer bulamamıştı. Söz konusu tasarıda o sırada dağıtım şirketlerine herhangi bir ceza gelmemesine rağmen onlarla ilgili af da öngörülüyordu. Şimdi yeniden gündeme gelen yasa maddesi şöyleydi: "Lisans başvurularını yapmış ancak bu lisanslarını geçici çalışma süresinden sonra temin eden bayilerle, hiç lisans başvurusu yapmayıp EPDK tarafından faaliyetlerini durdurmaları konusunda tebligat yapılmamış istasyonlara ve lisansını süresinden sonra temin eden bayisine ikmal yapan dağıtıcılara cezai işlemler uygulanmaz." Bu arada herkesin merak ettiği konu ise söz konusu af yasasının kimin tarafından Meclis'e getirileceği. Konu ile ilgili görüştüğümüz EPDK yetkilileri, kendilerinin bu yönde çalışmaları bulunmadığını belirtirken, daha önce Enerji Bakanlığı Müsteşarı Sami Demirbilek de benzer açıklama yapmıştı. Halen Meclis'te akaryakıt bayi olan milletvekillerinin bulunduğuna işaret edilerek yasa teklifinin bunlar aracılığı yapılabileceği konuşuluyor.
HACER GEMİCİ
TEPAV: 2001 KRIZINDE TÜKETIMDE KALITEDEN KAÇIS YASANDI.
-TEPAV, yasam standardini ve makroekonomik dengeleri derinden sarsan 2001 krizinden sonra hanehalki tüketim davranislarinin nasil sekillendigi arastirdi.
-Kriz öncesinde yüzde 47 düzeyinde olan düsük kaliteli ürün tüketiminin toplam tüketim içindeki payi, kriz sonrasinda yüzde 57 düzeyine tirmandi.
-Krizden etkilenen iller arasinda Izmir, bölgeler arasinda ise Iç Anadolu ilk sirada yer aldi.
ANKARA(ANKA)-Türkiye Ekonomi Politikalari Arastirma Vakfi (TEPAV), yasam standardini ve makroekonomik dengeleri derinden sarsan 2001 krizinden sonra hanehalki tüketim davranislarinin nasil sekillendigini arastirdi. Türkiye'de 2001 krizi sonrasinda kaliteden kaçis yasandi. Kriz öncesinde yüzde 47 düzeyinde olan düsük kaliteli ürün tüketiminin toplam tüketimden aldigi pay, kriz sonrasinda yüzde 57 düzeyine tirmandi. Bu süreçten toplumun farkli kesimleri ve bölgeler degisik oranlarda etkilendi.
TEPAV Arastirmacilari Sarp Kalkan, Haki Pamuk ve Beyza Polat tarafindan 2001 krizinden sonra hanehalki tüketim davranislarini arastirdi. 2001 krizi sonrasinda tüketicilerin tüketim sepetlerinin kompozisyonlarinda degisime gidip gitmedikleri sorusuna cevap aranan arastirmaya göre, birçok ülkede benzer örnekleri olan ve 'kaliteden kaçis' olarak adlandirilan sürecin Türkiye'de de yasandigi belirlendi. Kriz sürecinde tüketicilerin tüketim sepetlerini kalitesi daha düsük ve göreceli olarak daha ucuz ürünlerle ikame ettikleri ortaya çikti.
DÜZELME 2004 YILINDA BASLADI
Arastirma sonuçlarina göre, kriz öncesinde yüzde 47 düzeyinde olan düsük kaliteli mallarin toplam tüketimden aldigi pay (düsük kalite orani) subat 2001 krizinin hemen ardindan baslayip, 2002 ortasina kadar devam eden bir artis trendine girdi. Bu süreçte düsük kaliteli ürünlerin toplam harcamalardan aldigi pay 10 puan artti. Kaliteden kaçis dönemi olarak adlandirilan bu dönemin ardindan hane halki bir süre yeni tüketim kompozisyonuyla devam etmeyi tercih etti. Böylece 'bekleme dönemi' olarak adlandirilan 2004 yili basina kadar düsük kaliteli ürün orani yüzde 56-57 bandinda seyretti. 2004 basindan itibarense kriz öncesi kalite düzeyini yakalamak amaciyla düzelme dönemi yasandi. 2005 ortasinda kriz öncesi kalite kompozisyonu yakalandi ve sonraki bir yillik dönemde ise kalite kompozisyonunda artis devam etti. 2006 haziran ayinda ise düsük kaliteli ürünlerin oraninin kriz öncesi düzeyin yüzde 4 altina inerek yüzde 43 olarak gerçeklestigi belirlendi.
EN ÇOK DAR GELIRLILER ETKILENDI
AB (yüksek gelir) sosyoekonomik statü grubunda kriz öncesinde yüzde 41 düzeyinde olan düsük kaliteli ürünlerin toplam tüketime orani kaliteden kaçis döneminin sonunda yüzde 49'a çiktigi tespit edildi. DE (düsük gelir) grubunda ise kriz öncesinde bile düsük kalite oraninin yüzde 50'nin üzerinde oldugu belirlendi. Düsük gelir grubunda kaliteden kaçisla birlikte bu oran yüzde 64 gibi oldukça yüksek bir düzeye çikti.
EN BÜYÜK DALGALANMA IZMIR'DE YASANDI
Bölgeler bazinda kaliteden kaçis süreci incelendiginde de hareketler benzer olmakla birlikte düzeylerin önemli farkliliklar gösterdigi ortaya çikti. Kriz sonrasinda tüketim kompozisyonunun hangi bölgelerde daha fazla dalgalandigi ise krize karsi ne kadar hassas olundugu konusunda önemli bir gösterge olarak degerlendirildi.
Büyük iller arasinda krizden sonra tüketim kompozisyonunda en fazla dalgalanmanin yasandigi il Izmir oldu. Izmir ayrica kriz öncesi tüketim kompozisyonuna en geç geri dönen sehir olma özelligini de tasiyor. Bölgeler arasinda ise Iç Anadolu Bölgesi'nin krizden sonra en fazla dalgalanmayi yasadigi belirlendi.
MARKETLERDEN PAZARLARA YÖNELME OLDU
Kaliteden kaçis sürecinin tüketim sepetlerini etkiledigi gibi perakendeci davranislarini ve tüketicilerin perakendeci tercihlerini de etkiledigi ortaya çikti. Perakendecilerin ürün satislarinda düsük kaliteli ürünlerin payi artti. Ayrica tüketicilerin açik pazarlardan yaptiklari alisverisleri arttirdiklari, kalite kompozisyonu yüksek olan lider zincirlerden yaptiklari alisverisleri ise kistiklari gözlemlendi.
Arastirmanin bundan sonraki bölümlerinde ise krizin tüketim düzeyi, frekansi ve sepet büyüklügüne etkileri konusu incelenecek. (ANKA)
(BIR/ÖND)
6.9.2006 - 10:50
Türk Medyası, Türk Patronlarına kaldı
TGRT’nin satın alma işlemin gerçekleşmesi halinde kesin onayı için RTÜK’ten ön izin istediği iddia edilen dünyanın en büyük medya holdinglerinden Rupert Murdoch’un sahibi olduğu News Corporation ve Atlantic Records’ın sahibi Ahmet Ertegün’ün başvurusu Üst Kurul tarafından reddedildi. Bu gelişmeyle birlikte Türkiye'de medya yatırımı yapmak isteyen diğer yabancıların da önü şimdilik kesilmiş oldu.
(ANKA)-Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) TGRT’nin devrine onay vermedi.
Edinilen bilgiye göre, News Corporation’un 151 milyon YTL’ye İhlas Yayın Holding A.Ş ve diğer hissedarlardan satın aldığı TGRT’nin devir işlemleri RTÜK tarafından incelendi.
TGRT hisselerinin yüzde 25’ini satın alan ancak satın alma işlemlerini tam olarak gerçekleştirmediği belirlenen dünyanın en büyük medya holdinglerinden Rupert Murdoch’un sahibi olduğu News Corporation ve hisselerin yüzde 75’ine sahip olan Atlantic Records’ın sahibi Ahmet Ertegün’ün Üst Kurul’dan istediği ön izin reddedildi.
Üst Kurul, istenilen ön iznin "satış işlemine onay verme garantisi“ anlamına geldiğini, RTÜK olarak böyle bir izin vermeyeceklerini açıkladı. Üst Kurul, kanalın satış işlemleri tam olarak gerçekleştikten sonra, konunun kanuna uygun olup olmadığını inceleyeceklerini taraflara bildirdi.
ABD’de yayın yapan Fox TV’nin de sahibi olan News Corporation’ın 44 bin çalışanı bulunuyor.
Piyasa değeri 58,1 milyar dolar olan holding, sinema ve televizyon prodüksiyonu, uydu televizyonculuğu, gazete, dergicilik, kitap ve internet alanlarında faaliyet gösteriyor.
TGRT'nin satışıyla ilgili çıkan iddialar üzerine kanaldan RTÜK'e bir açıklama yollandı.
İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanlığı’na
İlgi: Foreks’te geçen haber hakkında,
Bağlı ortaklıklarımızdan, İhlas Yayın Holding A.Ş.’nin ana hissedarı olduğu Huzur Radyo TV A.Ş. ( TGRT )’ deki hisselerinin satışı ile ilgili olarak, Forekste çıkan haber yanlış anlaşılmalara neden olmakta olup, Radyo Televizyon Üst Kurulu İzin ve Tashihler Dairesi Başkanlığının konu ile ilgili olarak Huzur Radyo TV A.Ş.’ye hitaben yazdığı 06.09.2006 tarihli yazılarının bölümleri aynen aşağıdaki gibidir.
“3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun ve ilgili mevzuatta Türk Ticaret Yasasına göre yapılacak devirlere ilişkin Üst Kurulca ön izin verilmesi hususunda bir hüküm bulunmamaktadır. Üst Kurulca böyle bir uygulama da yapılmamıştır.
Üst Kurul mevzuatına göre faaliyette bulunan yayıncı kuruluşlar mevzuatta bulunan hükümler çerçevesinde ve kısıtlara uygun hisse devirlerini yaparak, buna ilişkin yönetim kurulu kararının, pay defterlerinin, yeni ortaklara ve şirket yöneticilerine ait G1 formu, ikametgah ilmuhaberi, imza sirküleri, adli sicil belgeleri, nüfus cüzdan suretleri, yönetim kurulu ve şirket denetçisi seçiminin Ticaret Sicil Memurluğu’na tesciline ilişkin belgeler ile üst yöneticilerin yüksek tahsil ve diğer belgelerinin noter tasdikli olarak, Üst Kurula ibraz edilmeleri halinde şirket ortaklık yapısı Üst Kurulca değerlendirilmektedir.
Bilgilerinizi ve gereğini rica ederim. ”
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere RTÜK; mevzuatında ön izin diye bir kavramın olmadığını, hisse devirleri yapıldıktan sonra şirket ortaklık yapısının Üst Kurulca değerlendirileceğini bildirmektedir.
Perinçek: Kararı Sezer vermeli
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, TBMM'nin Lübnan'a asker gönderilmesine izin verdiğini hatırlatarak, Anayasa'nın 104. maddesine göre asker gönderilmesi için cumhurbaşkanının karar vermesi gerektiğini söyledi.
Perinçek, partisinin İstanbul İl Başkanlığında düzenlediği basın toplantısında, Lübnan'a Barış Gücü askeri gönderilmesine ilişkin hükümet tezkeresinin, TBMM Genel Kurulunda kabul edilmesini değerlendirdi.
Meclisin tarihi bir karar verdiğini kaydeden Perinçek, tezkerenin kabul edilmesinin bazı basın organlarında ''Lübnan'a asker gönderilmesi kararı'' olarak yer almasının yanlış olduğunu savundu. ''TBMM Lübnan'a asker gönderilmesine izin vermiştir. Anayasa'nın 104. maddesine göre asker gönderilmesi için cumhurbaşkanının karar vermesi gerekir'' diyen Perinçek, hükümetin cumhurbaşkanının kararı olmadan Genelkurmay Başkanlığına asker gönderme konusunda emir veremeyeceğini iddia etti.
Doğu Perinçek, Anayasa'nın, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına ilişkin bölümünde cumhurbaşkanını yetkili kıldığını belirterek, ''Yurt dışına asker gönderilmesi de, anayasamıza göre Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması kararıdır. Bu nedenle kararı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer verir'' dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın istese de yurt dışına askeri birlik gönderme yetkisine sahip olmadığını öne süren Perinçek, bir soru üzerine, tezkerenin kabulünün mutlaka asker gönderme anlamı taşımadığını savunarak, Irak'a asker gönderilmesi konusundaki ikinci tezkerenin kabul edilmesine karşın asker gönderilmediğini hatırlattı.
Yargıtay'dan 'din' uyarısı
Yargıtay Başkanı Osman Arslan, ''Hiç kimse devlet düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacı güdemez ve din duygularını kötüye kullanamaz'' dedi.
MİLLİYET - 2006-2007 Adli Yılı'nın başlaması dolayısıyla Yargıtayda tören düzenlendi. Törene, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM Başkanı Bülent Arınç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcıları Abdüllatif Şener ve Mehmet Ali Şahin, Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç, DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, ANAVATAN Genel Başkanı Erkan Mumcu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ve çok sayıda davetli katıldı.
Yargıtay Başkanı Arslan, davetlileri Yargıtay binasının protokol kapısında karşıladı.
Saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başlayan törende, Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu da mini bir konser verdi.
Törende konuşan Yargıtay Başkanı Osman Arslan, Danıştaya yönelik saldırıyı kınadı ve saldırının tarihe kara bir sayfa olarak geçtiğini söyledi. Saldırıyı yapanlar ve yaptıranların insanlık suçu işlediklerini belirten Arslan, ''Bu suçu işleyenler tarih tarafından affedilmeyecek ve nefretle anılacaklardır'' dedi.
Bu tür terörist saldırıların yargıyı etkilemeyeceğini ifade eden Arslan, Türk yargısının bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de Anayasa ve kanunlar doğrultusunda yargılama yaparak, vicdani kanaate göre karar vereceğini vurguladı. Arslan, ''Hiçbir terörist eylem, yargıyı inandığı doğrultuda karar vermekten alıkoyamaz'' diye konuştu.
BARIŞ DÜNYASI
Bölgede ve dünyada savaşların ve savaş tehditlerinin sürdüğüne işaret eden Arslan, insanlığın savaşları ve terörü ortadan kaldırmak için ortak ve samimi çaba göstermesinin zorunlu olduğunu söyledi.
Arslan, savaşan ve terörle yaşayan bir dünyanın çağdaş uygarlığın utancı olarak tarihteki yerini alacağını ifade ederek, insanlığın her zamankinden daha fazla barış ve huzura muhtaç olduğunu vurguladı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına sahip çıkmanın, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin yararına olduğunu belirten Arslan, ''Bu topraklar üzerinde yaşayan hiç kimse ikinci sınıf yurttaş değildir. Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir'' dedi.
AYRILIKÇI DÜŞÜNCELER
Arslan, bu hak ve fırsat eşitliğine karşın, insan hakları ve demokrasi adı altında bazı ayrıcalıkların talep edilmesinin, ulusal birliği bölmeye yönelik ayrılıkçı düşünceler olduğunu söyledi.
Bölücü ve gerici akımların iç ve dış kaynaklardan güç ve destek aldıklarını dile getiren Arslan, ''Sömürgeci güçler, ülkemizde etnik ve dinsel ayrımlar yaratarak, ülkemizi bölmeyi ve parçalamayı hedef seçmişlerdir. Onların yönlendirdikleri ve yönettikleri kişiler, aslında maşa olarak kullanıldıklarını bilmelidirler'' diye konuştu.
Demokratik hak ve özgürlüklerin, halkın huzur ve mutluluğu için kullanılması gerektiğine işaret eden Arslan, ''Hak ve özgürlükleri kötüye kullanmak hoşgörüyle karşılanamaz. Demokrasilerde özgürlükleri yok etme özgürlüğü kimseye tanınamaz. Özgürlükler devleti yıkma aracı olarak kullanılamaz'' dedi.
LAİKLİK
Arslan, Cumhuriyetin temel niteliklerinden laikliğe de değindiği konuşmasında, laikliğin dinin devlet işlerine, devletin ise din işlerine karışmaması olduğunu anımsattı.
Osman Arslan, şöyle konuştu:
''Laik devlette yöneticiler dini, din adamları da devleti yönetemezler. Her ikisinin görevi, işlevi, amaç ve alanı farklıdır. Laik devlet, bütün dinlere ve mezheplere aynı uzaklıktadır. Laik devlette kişiler vicdanlarıyla baş başa bırakılmıştır.
Laikliğin ikinci öğesi, kişilerin iç dünyasıyla ilgili olup, kişilerin din ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alınmasıdır. Bu kuralın doğal sonucu olarak, hiç kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz. Ayrıca hiç kimse devlet düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacı güdemez ve din duygularını kötüye kullanamaz.'' Dinin, kişilerin vicdanlarında saygın bir yeri bulunduğunu ifade eden Arslan, şöyle devam etti:
''İnsandan başka hiçbir varlığın dini yoktur. Ne insanlar tarafından oluşturulan kurum ve kuruluşların ne de tüzel kişiliği olan devletin dini olamaz. Devletin laik olması ilkesini benimseyenleri dinsiz olarak suçlamak ne kadar yanlışsa, Cumhuriyete, Atatürk ilkelerine bağlı olan ve dinin gereklerini de yerine getiren kişileri çeşitli sıfatlarla suçlamak da bir o kadar yanlıştır. Bu tür yaklaşım ve değerlendirmelerin, ülke bütünlüğüne, birlik ve beraberliğine zarar verdiği ve kutuplaşmaya neden olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.''
''YARGIYI ETKİLEME GİRİŞİMLERİ SÜRÜYOR''
Arslan, hakimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını, her türlü etkiden uzak hüküm vermelerinin Anayasa ve çeşitli yasalarla güvence altına alındığını söyledi. Osman Arslan, bu hükümlere karşın yargıyı etkileme girişimlerinin doğrudan ve dolaylı biçimde sürdüğünün görüldüğünü ifade etti.
Bir hukuk devletinde yargı kararlarının eleştirilmesini ve değerlendirilmesini doğru ve gerekli gördüklerini de dile getiren Arslan, ancak yargı kararının eleştirilebilmesi için kararın biçimsel olarak kesinleşmesi gerektiğini vurguladı.
Arslan, yargısal süreç devam ederken yargı kararlarıyla ilgili değerlendirme ve eleştiri yapılmasının yargıyı etkilemeye teşebbüs niteliğinde olduğuna dikkati çekti.
''Kesinleşen yargı kararları eleştirilmelidir'' diyen Arslan, eleştirilerin öznel değil nesnel, önyargı ve duygusallıktan uzak, bilimsel ve hukuki olması, belli bir amaç ve sonuç elde etmeye yönelik olmaması gerektiğini söyledi.
Kesinleşen yargı kararlarına herkesin uymak zorunda olduğunu belirten Arslan, ''Kesinleşen yargı kararlarının bir görüşe göre yanlış olması, onların uygulanmamasını gerektirmez'' dedi.
'Tek parti' iktidarı AİHM'de
AİHM'in yüzde 10'luk seçim barajı nedeniyle gerçekleştirdiği oturum, tek parti iktidarı tartışmasına sahne oldu. Türkiye'nin avukatı Münci Özmen, tek parti iktidarlarının istikrar getirdiğini savunurken, baraj konusunu AİHM'e taşıyan DEHAP'ın avukatı Tahir Elçi ise "Baraj sistemiyle istikrar adına istikrasızlık yaratılıyor" dedi. Türkiye'nin avukatı, barajdan şikayet eden partilerin bağımsız aday göstermesini önerdi. AİHM, 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra yüzde 10'luk seçim barajı nedeniyle Meclis dışında kalan DEHAP üyelerinin seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle yaptığı başvuruyu görüştü. AİHM karar için davayı erteledi.
Baskılara dayanamadı, avukatlık mesleğini bıraktı
Almanya’da göçmen kadınların haklarını korumakla ünlenen Avukat Seyran Ateş, maruz kaldığı baskılar nedeniyle avukatlık mesleğini bıraktığını açıkladı.
Ateş’in bu kararı kadın hakları savunucularının olduğu gibi politikacıların da tepkisine yol açtı...
Seyran Ateş Almanya’da tanınmış bir kişilik. Genç bir kadınken ailesinin baskılarına karşı çıkan, daha sonra da yaşadıklarını anlattığı kitabı ile ünlenen Seyran Ateş, avukat olarak da özellikle göçmen kadınların haklarını korumaya başlamıştı. Ancak sorunları çekinmeden dile getirmesi ve cesareti, Seyran Ateş’e pahalıya mal oldu.
1984 yılında aşırı sağcı bir Türk göçmenin saldırısından kıl payı kurtulan Seyran Ateş, geçen hafta da mahkeme kapısında bir müvekkilinin eşinin saldırısına maruz kaldı. Üzerindeki baskılar ve bu son saldırının etkisiyle Seyran Ateş, aynı zamanda manevi baskıları kaldıramadığını söyleyerek mesleğini bırakmaya karar verdi.
“Beratımı geri verdim”
Avukatlık beratını geri verdiğini açıklayan Ateş, “Son iki yılda hemen hemen sadece aile hukuku konusunda çalıştım ve şiddete uğramış göçmen kadınları savundum. Son davalardan birinde, ben ve müvekkilim şiddet uygulayan eşin saldırısına maruz kaldık, canımızı zor kurtardık. Hiç kimse bize yardım etmedi, bu tür olayları sık sık yaşıyorum” diyerek kararının gerekçesini anlattı.
Ayrıca sözlü saldırılara da uğradığını dile getiren Ateş, “Telefondaki tehditler soruşturma için yeterli olmuyor, delil olarak kullanamıyorsunuz. Sonunda düşündüm mesleğimi bırakmaya karar verdim, ama bu kadınların haklarını savunmaktan vazgeçtiğim anlamına gelmiyor” diye sözlerini sürdürüyor.
Berlinli Avukat Seyran Ateş, aldığı tehditlerden dolayı polisten koruma istemiş, ancak yanıt alamamıştı. Şimdi Ateş’in aktif avukatlık görevinden çekildiğini açıklamasından sonra eski Parlamento Başkanı Hrıstiyan Demokrat Birlik Partili politikacı Rita Süssmuth da Ateş’e koruma verilmesini talep etti.
“Kampanya başlatacağız”
DW’yi dün ziyaret eden Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Göç ve Uyum Bakanı Armin Laschet ise Ateş’in verdiği karardan üzüntü duyduğunu dile getirdi. Laschet, “Seyran Ateş’e ve çalışmalarına çok değer veriyorum, her zaman sorunlu konulara ayrıntılı yaklaşımları olmuştur. Ne yazık ki geçmişte özellikle göçmen ailelerde kadın hakları tabu idi. Kadınlara yönelik şiddet hasıraltı edildi” dedi.
Laschet’in sözlerini sürdürdü: “Yıllardır yaşanmasına rağmen, ancak şimdi namus cinayetlerini konuşabiliyoruz. Bunu dile getirenlerden biri Seyran Ateş oldu. Bunun İslam’la ilgisi yok, tamamen ataerkil yapıya bağlı bir sorun. Umarım Seyran Ateş, kadın hakları konusundaki çalışmalarını devam ettirir. Biz de bakanlık olarak önümüzdeki yıl kadın hakları konusunda bir kampanya başlatacağız” dedi.
Kadınlar tehditlere maruz kalıyor
Sosyal Demokrat Parti’den Türk kökenli milletvekili Lale Akgün ise şiddete karşı mücadele eden herkesin tehditlere maruz kaldığını hatırlattı. Akgün, “Seyran Ateş’in mesleğini bırakmasına üzüldüm, ama kadın haklarının savunulduğu her yerde şiddet mevcut. Sosyal alanda kadın sığınma evlerinde çalışan kadın ve erkekler, hemen herkes bu tür tehditlere maruz kalıyor. Özellikle erkekler bunu kabul edemiyorlar” dedi.
Ayşe Tekin (deutsche welle)
Molotoflu nöbet anlaşmayla bitti
Üsküdar’da 35 gecekondunun bulunduğu arsayı alan işadamının başvurusu üzerine yıkım kararı alındı. Mahalleli ayağa kalktı. Tüm gece molotof kokoteylleri ile nöbet tutarak direnen vatandaşlar, hane başına ödenen 3 bin YTL karşılığında anlaştı.
iSTANBUL Üsküdar Bahçelievler Mahallesi Atabek Alt Sokak’taki 35 gecekondunun üzerine kurulu olduğu hazine arazisini iş adamı Cavit K. bir sure önce satın aldı. Ardından gecekondularda oturan vatandaşların tahliye edilmesi için mahkemeye başvurdu. Mahalleli itiraz etti. Mahkeme, arsaların gerçek sahibinin Cavit K. olduğunu onayladı. Yapıların yıkılmasına karar verdi. Kararı öğrenen mahalleli sokağa döküldü. Yollara barikat kurup, sabaha kadar hazırladıkları molotoflarla nöbet tutu. Havanın aydınlanmasıyla yıkım ekipleriyle birlikte Çevik Kuvvet polisi de bölgeye geldi.
Tansiyon bir anda yükseldi. Bazı vatandaşlar, birbirlerine sarılıp gözyaşı dökerken bazıları da hazırladıkları molotof ve lastikleri ateşe verdi. Kimi vatandaşlar da evlerinin çatısına ve sokak girişine Türk bayrakları asarak direndi. Mahalleli ile emniyet yetkilileri ve arsaların yeni sahibi Cavit K’nın avukatları arasında uzun süre pazarlık yapıldı. Sonunda taraflar anlaştı. İş adamının 24 bin YTL’lik mahkeme masrafları ile hane başına 3 bin YTL ödeme teklifini olumlu bulan mahalleli, evlerini boşaltmayı kabul etti. Ekipler, mahalle halkına akşama kadar evlerini boşaltması için süre verdi...
# ÇAĞDAŞ EDİNSEL
Türkiye’nin işkence raporu olumlu
Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi, Türkiye’de işkenceyle mücadelede olumlu gelişmeler yaşandığı, gözaltında kötü muamele şikayetlerinin ise giderek azaldığı mesajı veren bir rapor hazırladı.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 12:15 TSİ 06 Eylül 2006 Çarşamba
STRASBOURG - Avrupa Konseyi organlarından Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi CPT, geçen yıl Aralık ayında Adana, Van, Tekirdağ ve İstanbul’daki bazı polis merkezleri, cezaevleri ve akıl hastanelerine düzenlediği ziyaretlere ilişkin bulgu ve gözlemlerin yer aldığı bir Türkiye raporu hazırladı.
Türk hükümetinin komiteyle çok iyi işbirliği içinde olduğu not edilen raporda, Türkiye’de işkenceyle mücadelede olumlu gelişmeler yaşandığı, polis ve cezaevlerinde görev yapan doktorların, baroların ve insan hakları derneklerinin yerel temsilciliklerinin, işkencenin artık çok istisnai bir durum olduğunu, gözaltında fiziksel kötü muamele şikayetlerinde ise son yıllarda kaydadeğer düşüş yaşandığını doğruladıkları vurgulanıyor.
CPT yetkilileri, gözaltı süresi, gözaltında avukata erişme ve sağlık kontrolünden geçme konularında atılan adımların da çok olumlu olduğunu söylüyorlar.
F-TİPİ CEZAEVLERİ İÇİN MÜŞTEREK FAALİYET TALEBİ
F-tipi cezaevlerinde tutuklular için daha fazla müşterek faaliyet geliştirilmesini isteyen komite, cezaevlerindeki sağlık hizmetlerinin de gözden geçirilmesi çağrısı yapıyor.
Komite ayrıca Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastenesi personeline hastalara kötü muamelede bulunulmaması konusunda net bir mesaj verilmesi ve akıl hastanelerindeki uygulamalara ilişkin olarak yeni yasal düzenlemeye gidilmesini de istiyor.
İLERLEME RAPORUNA YANSIYACAK
Avrupa Konseyi yetkilileri, Türkiye hakkında komitenin 90’lı yıllarda hazırladığı ve çok sert eleştirilerin yer aldığı raporlarla kıyaslandığında, bugün açıklanan raporun çok olumlu olarak yorumlanabileceğini söylüyorlar.
Rapor, referans belge olması açısından AB Komisyonu için de önem taşıyor ve Komisyon’un Ekim ayında açıklanacak Türkiye ilerleme raporuna yansıyacağı söyleniyor.
Kaçak akaryakıtçılar, 12 yılda 25 milyar dolarlık vergiden etti
Hükümetin ‘nitelikli terör’ suçu kapsamına almak için çalışma yürüttüğü akaryakat kaçakçılığının Türkiye’yi 12 yılda 25 milyar dolarlık zarara uğrattığı ortaya çıktı.
Enerji Bakanlığı, vergi kaçırılarak yüksek tutarlı haksız kazanç elde edilen sektördeki kayıt dışılığı mercek altına aldı. Hazırlanan rapor, kaçakçılığın temel olarak üç farklı şekilde yapıldığını ortaya koyuyor. Rapordaki tespitlere göre kaçakçılık biçimlerinden biri, akaryakıtın kara ve denizyoluyla yurda kaçak olarak sokulması ve satılmasından oluşurken, bir diğer kaçakçılık türü ise ihraç veya özel amaçlı kullanılması gereken vergisiz akaryakıt veya LPG’nin kaçak olarak yurtiçinde pazarlanmasından oluşuyor. Akaryakıttaki kaçaktan en büyük pastayı yurtdışına gönderilmek üzere işlenmiş petrolün yurtiçinde satılması oluşturuyor. Bunu denizyoluyla yapılan kaçakçılık takip ediyor. Kaçakçılığın en karmaşık şekli ise ‘solvent, baz yağ ve atık madeni yağların yasadışı olarak akaryakıta karıştırılarak satılması’ ve ‘ÖTV farkından yararlanmak amacı ile dökme/tüplü olarak alınan LPG’nin oto LPG olarak satılması’ndan oluşuyor.
Akaryakıt kaçakçılığı ile etkin mücadele çerçevesinde, ‘ihbarı teşvik edici’ bazı düzenlemeler getiriliyor. Bu çerçevede söz konusu kanunun Meclis Sanayi, Ticaret ve Enerji Komisyonu’ndaki görüşmeleri sırasında Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, son iki yılda 7 milyon 814 bin 121 ton akaryakıtın yurda kaçak girdiğini bu yüzden devletin 10,7 milyar YTL (yaklaşık 11 katrilyon lira) vergi kaybının olduğunu dile getirmişti. Enerji Bakanlığı’nın raporunda en yaygın kaçakçılık yönteminin, gümrüklerde eksik beyan olduğu vurgulandı. Raporda, bu durumla ilgili, “İthalat aşamasında gümrüklere gemide bulunan akaryakıt miktarından çok daha az beyan verilerek ithalat işlemi tamamlanmaktadır. Böylece beyan edilenden çok daha fazla akaryakıt yurda sokulmakta ve kaçak olarak satılmaktadır. Bir de çift liman yöntemiyle kaçakçılık yapılıyor. Örneğin, TÜPRAŞ Aliağa’dan Mersin bölgesine indirilmek üzere alınan yakıt Antalya’da ya da başka bir bölgede boşaltılmakta, aynı gemiye açıkta tekrar kaçak akaryakıt doldurarak, Mersin’e Aliağa’dan geliyor gibi bir işlemle yakıtı indirmektedir.” tespitinde bulunuluyor.Tankerin su ile doldurulması yöntemi en ilginç kaçakçılık biçimlerinden biri. Raporda bu yol şöyle anlatılıyor: "Irak'a götürülmek üzere yurt içinden akaryakıt ve LPG yüklenen tankerler, bunu güney ve güneydoğu bölgelerinde satmaktadır. Sonra tankere su doldurulup sınırı geçtikten sonra tekrar kaçak akaryakıt veya LPG dolu olarak yurda giriş yapmaktadır."
‘Af çalışmamız yok’
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Arkasında babalar var.” dediği akaryakıt kaçakçılığı ile mücadele için devletin bütün kurumları seferber oldu. Kaçakçılıkla birlikte sektördeki kayıtdışılığı da engellemek için lisans çalışmalarını tamamlayan Enerji Üst Kurulu ‘şafak operasyonları’na başladı. İstasyon kurulması için gerekli şartları taşımayıp lisans alamayan bayilere toplam 113 milyon yeni lira tutarında ceza kesildi. Ardından bu bayilere akaryakıt vermeye devam eden ana dağıtım şirketlerini incelemeye alan kurul, 28 şirkete 1,6 milyar yeni lirayla Cumhuriyet tarihinin en yüksek cezasını yazdı. Gelen tepkileri Enerji Bakanı Hilmi Güler ve Üst Kurul Başkanı Yusuf Günay, “Kanun bunu emrediyor.” açıklamalarıyla karşılamıştı. Bu arada cezanın iptal edilmesi için bakanlığın yeni bir yasa hazırlığında olduğu ileri sürülüyor. Bakanlık yetkilileri ise af uygulanması yönünde herhangi bir çalışma yapmadıklarını açıkladı.
Savcı katilleri bulun demiş!
İsmailağa Camii'nde imam Bayram Ali Öztürk'ün katili Mustafa Erdal'ın linç edilerek öldürülmesinden sonra olayla ilgili kimseyi gözaltına almaması sorgulanan polise, savcılığın olayın ilk günü faillerin yakalanması için talimat verdiği ortaya çıktı.
İmamı bıçaklayan Mustafa Erdal'ın görgü tanıklarının 'linç edilerek öldürüldü' ifadesine karşın, Anadolu Ajansı'nın geçtiği haberde polisin Erdal için 'Başını mihraba vurmaya başlamış, cami içinde ölü bulunmuştur' açıklaması dikkat çekti. Ardından 'Linç kesinleşmeden gözaltı yapmayız' diyen Emniyet, linç kesinleştikten sonra da kimseyi gözaltına almadı. Emniyet son olarak, prosedüre göre davrandıklarını ve savcılık talimatı olmadan gözaltı yapamayacaklarını açıkladı.
Emniyet'in bu açıklamalarına karşılık, Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, olay sırasında camide bulunan kişilerin tespiti için İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne 3 Eylül Pazar günü talimat verdiği ortaya çıktı. Fatih Cumhuriyet Başsavcısı Fikri Aziz Niksarlı'nın, Mustafa Erdal'ın cesedi üzerinde yaptığı incelemede darp izlerini gördükten sonra olay sırasında camide bulunanların tespitini istedi. Bu kişilerin, ifadeleri alınmak üzere Fatih Adliyesi'ne davet edileceği kaydedildi.
TAKKELER İNCELENİYOR
Mustafa Erdal'ın linç edilmesinden sonra olay mahallinde bulunan 7 takke ile aralarında kağıt, elbise parçaları ve çorabın da yer aldığı 15 nesne ve çok sayıdaki parmak izi Kriminal Polis Laboratuvarı'nda incelemeye alındı. Takkeler ve parçalar üzerindeki kan izleri, kepek ve saç tellerinden linçi gerçekleştiren kişilere ulaşılmaya çalışılacağı belirtildi.
Cemaatin lideri Mahmut Hoca lakaplı Mahmut Ustaosmanoğlu'nun da aralarında bulunduğu cemaat önderlerinin olayla ilgili önümüzdeki günlerde ifadelerine başvurulacağı kaydedildi.
Bu arada, olay günü nöbetçi olan cumhuriyet savcısının, Mustafa Erdal'ın cesedi üzerinde yaptığı incelemede, silah, delici ve kesici alet izine rastlamadığı, vücudun çeşitli bölgelerinde darp izlerinin görüldüğü ifade edildi.
SÜNNETİ İSPAT ETTİLER
Mustafa Erdal'ın kardeşi Hüseyin Erdal, kardeşinin sünnetsiz olduğuna yönelik iddiaları çürütmek için savcılığa başvurarak, kardeşinin sünnetli olup olmadığı yönünde savcılıktan rapor istedi. Olayı soruşturan savcılık talebi değerlendirdi, Hüseyin Erdal'a Mustafa Erdal'ın sünnetli olduğuna dair belge verdi.
Emniyet söylediği her şeyi yalanladı
Camİdekİ cinayet ve linçten sonra eleştirilere hedef olan İstanbul Emniyeti dün bir yazılı açıklama yaparak daha önce yaptıkları tüm açıklamaları yalanladı. Olay günü Mustafa Erdal'ın kafasını 'mihraba' vurarak intihar ettiğini belirten Emniyet, dün akşam saatlerinde yaptığı yazılı açıklamayla bunu da reddetti. Açıklamada şu ifadeler yer aldı: 'Yaralı kişiyi hastaneye getiren kişilerden alınan ön bilgiye göre, şahsın olay sonrası kalabalığın etkisinden kurtulmaya çalıştığı ve başını minbere çarpıp olay yerinde kaldığı ve kalabalık tarafından kaçmasına izin verilmediği ifade edildi. Emniyet, Erdal'ın ölüm sebebi konusunda kafasını minbere çarparak öldüğüne dair herhangi bir tutanak ve rapor düzenlemedi. Basın yayın organları ve yakınlarının ısrarlı bilgi talepleri karşısında görgü tanıklarından alınan ilk bilgilere dayanılarak ve kesin nitelikte olmayan açıklamalarda bulunulmuştur.'
22 KİŞİ SERBEST BIRAKILDI
İsmailağa Camii'nde öldürülen imam Bayram Ali Öztürk'ün cenazesinde provokatif eylem hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla gözaltına alınan
22 kişi savcılık tarafından serbest bırakıldı.
Devrim TOSUNOĞLU - Fahri TÖRE
'Bu lekeyi nasıl temizleyeceğim'
'Olanları unutmaya bir ömür yetmez'
'Bu lekeyi nasıl temizleyeceğim'
Oğluyla internetten çocuk pornosu indirdiği iddia edilen Serpil Akıllıoğlu "Adımı öyle bir yere yapıştırdılar ki, nasıl temizleyeceğim bilmem" dedi.
TRT eski Genel Müdür Yardımcısı ve Çocuk Programları eski Yapımcısı 61 yaşındaki Serpil Akıllıoğlu ve 32 yaşındaki Grafik Tasarımcısı oğlu, internet sitelerinden çocuk pornosu indirdikleri iddiasıyla gözaltına alındı. Baba oğul, ifadelerine başvurulduktan sonra serbest bırakılmasına rağmen zor günler geçiriyor. Serpil Akıllıoğlu, kendisinin ve ailesinin yaşadığı sıkıntıyı SABAH'a şöyle anlattı.
KİMSE ASLINI SORMADI
Oğlu Kerem'in internette sörf yaparken yurtdışında yasak olan bir yayını, içeriğini bilmeden indirdiğini söyleyen Akıllıoğlu, konuşurken gözyaşlarına hakim olamadı: "Yazıldığı gibi ne tutuklu var ne de tutuksuz yargılama. Hakkımızda açılan hiçbir dava söz konusu değil. Oğlum da ben suçsuz bulunduk, serbest bırakıldık. Görüntüler geçen yıl indirilmiş ve o tarihte Ankara'daydım." Görüntülerin herhangi bir amaç için kullanılmadığını, çoğaltılmadığını üstüne basa basa vurgulayan veİÇERİĞİNİ GÖRÜP HEMEN SİLDİ Serpil Akıllıoğlu, Oğlum Kerem birçok kişinin yapabileceği gibi yasak yayını indirmiş ve içeriğini gördükten sonra silmiş. O sıra benim bilgisayarımı kullanmış. Olay yansıtıldığı gibi değil. TRT kökenli olmam nedeniyle büyütüldü diyor.Asayiş Şube Müdürlüğü'nün görevini başarıyla yaptığını anlatan Akıllıoğlu, "Kerem siteye girdiğinde otomatik olarak sayfalar açılmış ve isteği dışında kopyalanmış. Bu hepimizin başına gelebilir. Ancak kimse bizi arayıp olayın aslını öğrenmedi" yorumunu yaptı.
GAZETECİLERE KIRGIN
Serpil Akıllıoğlu, hâlâ TRT'de başuzman olarak görev yapıyor. Daha önce Star TV ve Kanal 6'da uzun yıllar yöneticilik yaptı. 42 yıllık meslek hayatında adının ilk kez kötü bir olayla anıldığını, sürülen lekeyi nasıl temizleyeceğini bilmediğini belirten Serpil Akıllıoğlu, meslektaşlarına olan kırgınlığını ise şöyle dile getirdi: "Adımı öyle bir yere yapıştırdılar ki, bunu nasıl temizleyeceğimi bilmiyorum. Onurlu bir aileyiz. Bunun hesabını kendi adıma, benim gibi mağdur olabilecek insanlar adına, çocuklarım adına sormak zorundayım."
Pervin METİN - İSTANBUL / MERKEZ
CEMIL ÇIÇEK: 'DEVLETE GÜVENIN TEMEL KAYNAGI YARGI'.
-Adalet Bakani Cemil Çiçek, devlete olan güvenin temel kaynaginin yargi oldugunu belirterek, yarginin hak ettigi konuma ulasmasi için önemli gelismeler yasandigini belirtti.
ANKARA(ANKA)-Adalet Bakani Cemil Çiçek, 'Devlete olan güvenin temel kaynagini yargi olusturur' dedi.
Bakan Çiçek, 2006-2007 yargi yili açilisi nedeniyle yaptigi açiklamada, adalet hizmetlerinin etkin, verimli ve hizli bir biçimde yürütülmesinin Bakanliginin basta gelen görevi olduguna vurgu yapti, Çiçek sunlari kaydetti:
'Devlete olan güvenin temel kaynagini yargi olusturur. yarginin hak ettigi konuma ulasmasi ve problemlerinin çözümü için Bakanligimizca, mevzuatimizin yeniden düzenlenmesi, yeni adalet saraylari ve cezaevlerinin insasi, hakim ve Cumhuriyet savcilarinin özlük haklarinin düzeltilmesi, kadrolarinin artirilmasi ile araç gereç ve donanim eksikliklerinin tamamlanmasi yönünde bugüne kadar yogun gayret sarf edilmis, önemli gelismeler saglanmistir.' (ANKA)
M. Ali Erbil: Kimse bana sahip çıkmadı
Mehmet Ali Erbil, programında yaşanan pantolon skandalıyla ilgili ilk kez konuştu. Eleştiri yağmuruna tutulduğu için yıprandığını söyleyen şovmen üzgün
Ergin Aytaş'ın haberi
Usta şovmen ve oyuncu Mehmet Ali Erbil, Mustafa Altıoklar'ın yapımcılığını üstlendiği "Emret Komutanım: Şah ve Mat" filmi ile tekrar kameraların karşısına geçiyor. Filmde Azeri asıllı bir mafya babası ve eski KGB ajanı Karpov'u canlandıracak olan Mehmet Ali Erbil, 'Ya Şundadır Ya Bunda' adlı programında yaşanan pantolon indirme skandalından sonra yarışmanın kaldırılması, RTÜK'ün verdiği ceza ve programın yayınlandığı avt kanalının ona karşı açtığı 5 milyon dolarlık tazminat davası hakkında ilk kez konuştu...RTÜK'ün atv'ye 12 program durdurma ve size açılan tazminat davası hakkında neler düşünüyorsunuz? Gerek bana, gerekse program yaptığım kanala karşı yapılanlar ve bana açılan bu tazminat davası insanlık ayıbı ve çağ dışı bir uygulama. Ama tabi RTÜK de gerek siyasi gerek kamuoyunun baskısından böyle bir karar alma gereği duydu. Bu şimdiye kadar ilk kez bu şekilde ağır oldu. Sanıyorum bütün bunlar yargıda çözümlenecek. ''Bu parayı ödemem'' diye bir açıklamanız oldu mu? Ben öyle "ödemem" diye kesin bir söylem yapmadım. Maalesef yanlış aksedilmiş. Benim mahkeme sürecinde böyle bir açıklama yapmam zaten mümkün değil. l Bunu bilerek yaptığınız konusunda da spekülasyonlar çıktı. Buna ne diyeceksiniz? Evet. atv'nin uzantısı olan Sabah Gazetesi'nde de Mehmet Ali Erbil "Kasıtlı bir hareket yaptı" diye başka bir haber çıktı. Üstelik de mahkeme süreci başlamışken bunları yazıyorlar. Yargıyı yönlendirmeye çalışarak bir suç işliyorlar. Bu mahkemede çözülecek. Neden böyle tepki aldığınızı düşünüyorsunuz? Bilmiyorum ama bu olayda maalesef kimse arkamda durmadı. Böyle kazalar herkesin başına gelebilir. Ben beklerdim ki bana sahip çıkılsın. Ancak hiç de öyle olmadı. Bir Mehmet Ali Erbil kolay yetişmiyor. Ben 30 yılda buralara geldim. Programda yaptığım bu davranışın kasıtlı bir şey olmadığının aslında herkes farkında. Ama nedense bazı kesimler bunu farklı algılamaya devam ediyorlar.
(Bugün)
Azeri konsolosu yasak aşk yaktı
Azerbaycan’ın İstanbul Başkonsolosu İbrahim Nebioğlu Yagubov, görevinden alındı. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden bu konuda yapılan açıklama, Azeri basınında da yer aldı.
Nurettin ATMACA'nın haberi
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in dün imzaladığı kararname ile görevinden ayrılan Yagubov’un, Azerbaycan’ın Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’ndaki daimi temsilciliği görevi de sona erdi.
Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden bu konuda yapılan açıklama, Azeri basınında da yer aldı.
KONSOLOSU YAKAN AŞK HABERİ
Avukat K.T., bir dönem sevgilisi olan Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu İbrahim Nebioğlu Yagubov’u kendisini dövdüğü ve tehdit ettiği iddiasıyla savcılığa şikayet etti.
Habere göre avukat K.T Yagubov ile iki yıl önce Galatasaray Adası'ndaki bir davette tanıştı. Davette başkonsolos Başkonsolos da evli ve üç çocuklu olduğunu ama "Eşiyle arasının çok serin" olduğunu söyledi.
Ertesi gün, avukat K.T.’nin yazıhanesine konsolosun kartı iliştirilmiş bir demet kırmızı gül geldi. Gül demetlerini akşam yemeği daveti izledi.
Birkaç haftanın ardından aralarındaki ilişki derinleşti. Yagubov, konsolosluktaki resmi davetlere eşiyle, dışarıdaki davetlere, K.T. ile gitmeye başladı. Hatta, K.T.’ye, eşinden ayrılmayı ve kendisiyle evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Ama bu aşamadan sonra davranışlarında belirgin bir değişiklik başladı, kıskançlık krizleri birbirini izledi. Haberdeki iddiaya göre Yagubov bir akşam yemeğe giderken K.T.’nin o gece giydiği eteği çok kısa buldu, değiştirmesini istedi. K.T. karşı çıkınca eteği yırttı ve tokat attı.
Konsolos, 2 Mart 2005 gecesi de avukat K.T'yi arabanın içinde dövdü. K.T. bu sırada yoldan geçen devriye arabasının önüne atlayarak kurtuldu, şikayetçi oldu. Konsolos, "Bütün hayatım kayar. Geleceğim kararır. Şikayetini geri al, peşini bırakırım" deyince davadan vazgeçti. Ama çenesindeki hasar yüzünden dört gün boyunca yemek yiyemedi.
Fotoğraflarını İnternet’e veririm
Savcılıkta Yagubov hakkında, J.A. adlı bir başka kadının da konsolosla ilişkisini bitirmek istediği için tehdit ve dayağa maruz kaldığını anlatan bir suç duyurusu daha bulunuyor.
2006/24647 hazırlık numarasıyla yapılan başvurudaki iddiaya göre göre J.A. ile konsolos arasında bir ilişki yaşanmış. J.A. konsolosun evli ve üç çocuk babası olduğunu öğrenince ilişkiyi bitirmek istemiş. Bunun üzerine Konsolos Yagubov, cinsel ilişkileri sırasında çekilen çıplak fotoğrafları internet vasıtasıyla yayacağı tehditinde bulunmuş. J. A.’nın avukatı suç duyurusunda şu iddialarda bulundu:
"Müvekkilim, hayatı dayanılmaz hale gelince her şeyi göze alıp şikayet edeceğini belirtince bu kez, ’o..., k..., a... k..., bana kimse dokunamaz ama sen mahvolursun, o güzel yüzüne kezzap atarım kimse yüzüne bakmaz’ demiştir. Yine yaklaşık 10 gün kadar önce 34 CZ 001 plakalı arabasının içinde müvekkilimi dövmüş, ’eğer bunları birine anlatırsan seni öldürür, ayağına taş bağlayıp denize attırırım. Cesedini bile bulamazlar’ diyerek tehdit ölümle tehditlerde bulunmuştur..."
Mahmut Tuncer haberlerine tedbir
Türkücü Mahmut Tuncer, kızı Pınar'ın evlenmesi nedeniyle adli mercilere yansıyan olaylarla ilgili gazete ve televizyonlarda haber yapılmaması için, Bakırköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak ihtiyati tedbir kararı aldırdı. Tuncer'in kızının evliliği ve sonrasında yaşananların özel hayat olduğu ve yayınların aile ve kişilik haklarını çiğner düzeyde olduğu belirtildi. İhtiyati tedbir kararı tüm basın yayın organlarında duyuruldu.
“70 milyar aylık gelirim 5 tane de çocuğum var”
Sauna Çetesi davasında yargılanan İbrahim Tatlıses’in ifadesinin en ilginç kısımlarından biri kişisel bilgilerini ortaya döktüğü bölümdü
06.09.2006
Kamuoyunda “Sauna Çetesi” olarak bilinen Küre Operasyonu davasında “birden çok hürriyeti tehdit suçuna azmettirmek suretiyle örgüte yardım” suçundan 18.5 yıla kadar hapis cezası istenen ünlü türkücü Tatlıses, talimatla verdiği ifadesinde, suçlamaları kabul etmedi. Tatlıses’in İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği ifadesi davanın görüldüğü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştı.
İfadenin en dikkat çekici bölümlerinden biri İbrahim Tatlıses’in kişisel bilgilerini açıkladığı kısımdı. Ayda ortalama olarak 70 bin YTL’lik bir geliri olduğunu ifade eden Tatlıses, bunun hemen arkasından bekar ve beş çocuk babası olduğunu vurgulamayı da ihmal etmedi. Tatlıses ifadesinde dava konusu olan suçlamaların hiçbirini kabul etmedi ve çetenin lideri olduğu iddia edilen Kasım Zengin’i MİT’in elemanı olarak tanıdığını söyledi.
‘Çan’ operasyonunda sekiz zanlı serbest
Sivas 5. Piyade Eğitim Tugay Komutanlığı sınırları içerisindeki tarihî bir kilisenin çanının çalınması olayıyla ilgili tutuklanan 1 yarbay ve 3 astsubayın da aralarında bulunduğu 8 sanık tahliye oldu.
Sivas 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya askerî cezaevinde tutuklu sanıklar Yarbay Ertan Ş. (43), Astsubay İsmail Ç. (29), Astsubay Ali K. (35) ve Astsubay Ahmet A. (36) ile Sivas Kapalı Cezaevi’nde tutuklu diğer sanıklar Halil İbrahim S. (33), Hasan Kapkın (31), Tuncay K. (31) ve Tuncay E. (27) katıldı. Mahkeme, sanıkların sabit ikamet sahibi olmaları ve delillerin karartılmasının mümkün olmamasını göz önüne alarak 4’ü asker, 8 sanığın tahliyesine karar verdi. Sivas, aa
Tecavüz edip kameraya çektiler
Konya’da 18 yaşındaki genç kıza tecavüz edip olayı kameraya çeken 3 kişi yakalandı. Gözü dönmüş sapıklar cezaevine gönderildi...
KORKUNÇ olay Konya’nın Karapınar ilçesinde meydana geldi. İsmi savcılık tarafından açıklanmayan 18 yaşındaki genç bir kız intihara teşebbüs etti. Hemen Karapınar Devlet Hastanesi’ne kaldırılan kız tekrar hayata döndürüldü. Emniyet güçleri intihar nedenini araştırınca korkunç gerçek ortaya çıktı.
# 'ÖLMEK İSTEDİM'
GENÇ kız, ifadesinde, ‘Birçok kişi tarafından tecavüze uğradım. Bu tecavüzlerden birini kamerayla görüntülediler. Ve bu görüntülerle beni tehdit ettiler. Daha fazla bu olaya dayanamadığım için ölmek istedim’ dedi.
# TUTUKLANDILAR
BUNUN üzerine soruşturmayı tecavüz üzerine yoğunlaştıran polis, T.P, A.B. ve C.A’yı kısa sürede yakalayarak gözaltına aldı. İfadeleri alınan zanlılar nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Mehkeme heyeti de gözü dönmüş 3 sapığın tutuklanarak cezaevine gönderilmesine karar verdi.
06.09.2006
Brüksel müzakereler için B planı arıyor
Financial Times gazetesi, Türkiye'nin Rum gemilerine uyguladığı yasak nedeniyle müzakerelerin çökmemesi için formül arandığını belirterek, Brüksel'in bir B planına ihtiyaç olduğunu düşündüğünü yazdı.
Türkiye'nin Rum gemilerine uyguladığı yasağı nedeniyle üyelik müzakerelerinin çökmemesini engellemek için Brüksel'de formül aranıyor. Financial Times gazetesine konuşan Avrupa Komisyonu'nun üst düzey bir yetkilisi, “Bir B planına ihtiyacımız” var derken, sorunun Türkiye'deki seçimler sonrasına kadar dondurulması için bir yol bulunması gerektiğini söyledi.
Gazete, Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in anlaşmazlığının dondurulabilmesi için Avrupa Adalet Divanı formülünü kabul ettirmeye çalıştığını yazdı.
DURURSA, BAŞLAMAZ KAYGISI
İngiliz Financial Times gazetesi, AB'nin limanlar sorunu nedeniyle Türkiye ile üyelik müzakerelerinin çökmesini önlemek için çaba gösterdiğini belirterek Brüksel'in patlamaya çok açabilecek bu sorunu Türkiye'de gelecek yıl yapılacak seçimler sonrasına ertelemeye çabaladığını belirterek şunları yazdı: “Yetkililer, Türkiye'deki reform temposunun yavaşlaması ve AB'nin genişlemesine ilişkin kaygıları nedeniyle Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin şu aşamada durması halinde yeniden başlamayabileceğinden kaygı duyuyorlar. Ancak, AB üyesi olan ama Türkiye tarafından tanınmadan Kıbrıs (Rum Kesimi) ile bir anlaşmazlık tüm sürecini durdurmakla tehdit ediyor.”
Financial Times'a konuşan Avrupa Komisyonu'nun üst düzey bir yetkilisi de, “Zararı asgariye indirmek ve müzakerelerin tamamen durdurulmasını önlemek için bir B planına ihtiyacımız var” dedi. Yetkili, sorunun Türk seçimleri sonrasına kadar ertelenmesi için yollarının bulunması gerektiğini de söyledi.
'FELAKET OLUR' KAYGISI
AB'nin limanlar konusunda Türkiye'ye yaptığı uyarılarını ve Rumların veto tehditlerini anımsatan gazete, “AB içerisinde Ankara ile müzakerelerin askıya alınmasının ülkenin Batı ile bağları açısında bir felaket olacağı yolundaki kaygı artıyor” yorumunu yaptı.
ADALET DİVANI FORMÜLÜ
Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in Türkiye ve Kıbrıs Rum Kesimi'ni limanlar sorununun Avrupa Adalet Divanı'na götürülmesi için ikna etmeyi çalıştığını kaydeden gazete, “Böylece, Komisyon, sorunun, tarafların müzakere etmesi için daha çok olanağı olacağı Türkiye'deki seçim sonrasına kadar dondurulabileceğine inanıyor” diye yazdı.
İngiliz gazetesi, Ankara'daki yetkililerin bu konuda bir yorum bulunmadıklarını ancak diplomatların Türkiye'nin sorunu mahkemeye havale etmeye istekli olmayacağını söylediklerini kaydetti. AB yetkililerinin Türkiye'nin divanda kaybedeceğini söylediklerine dikkat çeken gazete, Rumların da Türkiye'nin bu yıl harekete geçmesi taleplerinin sulandırılacağı inancıyla divan formülüne direndiğini belirtti.
Komisyon'un, AB'nin en büyük üç gücü Fransa, Almanya ve İngiltere'nin baskılarının tarafları ikna edeceği umudunu taşıdığını belirten gazete, haberinin son bölümünde Türkiye'nin Avrupa Parlamentosu'nun “Ermeni soykırımı”nı tanıması çağrısını geri çevirdiğine de dikkat çekti.
Cihan
Savcı müebbet istedi, idam çıktı
Endonezya Yüksek Mahkemesi, uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan dört Avustralya vatandaşının idam edilmesine karar verdi.
Cakarta'da bir gösteri
Cakarta'da geçen ay üç Hıristiyan'ın idam kararını protesto için gösteriler düzenlenmişti
Mahkemede savcılık sanıklar için müebbet hapis cezası istemişti.
Savcılık daha önce, müebbet hapis cezasına çarptırılan sanıkların ceza sürelerini indiren mahkeme kararını temyiz etmişti.
İdam cezasına çarptırılan Avustralya vatandaşları, geçen yıl Nisan ayında Endonezya'nın Bali adasından ülkelerine 8 kilo eroin kaçırmaya çalışmaktan suçlu bulunan 9 kişi arasında yer alıyor.
Daha önce bu gruptan iki kişi daha idam cezasına çarptırılmıştı.
Ancak Yüksek Mahkeme'nin kararını temyiz yolu açık.
Sanık avukatları temyizden de sonuç alamazsa Cumhurbaşkanı'ndan af istenmesinin gündeme gelebileceği belirtiliyor.
Ancak bunun için sanıkların suç işlediklerini kabul etmeleri gerekiyor.
Avusturya Hükümeti'nin Endonezya nezdinde ne tür bir girişimde bulunacağı henüz bilinmiyor.
Söz konusu dokuz kişinin Avustralya Hükümeti'nin sağladığı bilgilerle tutuklandığı yolundaki haberler, ülkede tartışma başlatmıştı.
Endonezya'da yerli yabancı vatandaşları için sık sık idam cezası veriliyor ve bu kişiler kurşuna diziliyor.
Endonezya Hükümeti, ülkede uyuşturucu kullanımı ve bundan kaynaklanan ölümlerin artması nedeniyle hükümet baskı altında.
Birbirlerine çamur atmaktan 3 yıldır boşanamıyorlar
ABD'li şarkıcı Liza Minelli (60) ve Hollywood yapımcı 4'üncü eşi David Gest'in (53) 3 yıldır süren boşanma davalarında kavgalarının ardı arkası kesilmiyor. Gest, ilk olarak eşinin alkollü olduğu bir gün kendisini dövdüğünü söylemiş ve 10 milyon dolarlık dava açmıştı. Gest, şimdi de eşinin cinsel yolla bulaşan uçuk virüsü taşıdığını ileri sürdü. Minelli de Gest'ten geri kalmayıp kocasının kendisini çeşitli ilaçlarla zehirlemeye çalıştığını iddia etti.
DIŞ HABERLER SERVİSİ
Paris Mahkemesi, Türk diplomata karşı açılan Ermeni davasını görüşüyor
Paris İstinaf Mahkemesi, Ermeni örgütlerinin Türkiye'nin Paris Başkonsolosu Aydın Sezgin aleyhine açtığı davayı bugün görüşecek.
Mahkeme, geçtiğimiz mart ayından yapılan ilk duruşmada Ermeni Davasını Savunma Örgütü'nün (CDCA) başvurusunu internet sitelerinin içeriğine ilişkin yeni çıkan bir kanuna göre yapmalarından dolayı yasanın incelenmesi için süre istemişti. Dava, tarafların da onayıyla eylül ayına ertelenmişti. CDCA, Sezgin'in konsolosluğun internet sitesinde sözde Ermeni soykırımının inkâr edilmesine yönelik Fransız halkına yayın yaptığı' gerekçesiyle internet sitesinin iptalini talep ediyor. Ermenilerin, açtıkları ilk davayı 2004'te sonuçlandıran Paris Mahkemesi, Başkonsolos Aydın Sezgin'in diplomatik dokunulmazlığı gerekçesiyle yargılanamayacağına hükmetmişti. Ermeniler, bunun üzerine davayı İstinaf Mahkemesi'ne taşıdı.Duruşmayla ilk kez Türkiye'nin bir diplomatı, sözde soykırım iddiaları nedeniyle mahkemeye çıkmış oldu
Blair'in eşi KKTC davasını kazandı
KKTC'deki arazileri üzerine ev yaptırdıkları gerekçesiyle Rum vatandaşı Meletiu Apostolides tarafından dava edilen İngiliz Linda ve David Orams çifti davayı kazandı.
Kıbrıs Rum kesimi vatandaşı Meletis Apostolides'in KKTC'deki toprağı üzerine ev inşa ettikleri gerekçesiyle İngiliz Orams çifti hakkında Rum kesiminde açtığı ve çiftin İngiltere'deki mallarına el konulması istemiyle İngiliz Yüksek Mahkemesine taşınan davada, davacının talepleri reddedildi.
KKTC ve Cherie Blair tarafından temsil edilen Orams çifti için zafer niteliği taşıyan kararda yargıç, "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB'ye girişini düzenleyen 10 numaralı protokol uyarınca, Kıbrıs yasalarının İngiltere'de geçerli olamayacağına" işaret etti.
EVİN MÜLKİYETİ İNGİLİZ KORUMASINDA
Yargıç, KKTC'de ev sahibi olan İngiliz Elizabeth ve David Orams çiftinin mülkiyet haklarının İngiliz mahkemesinin koruması altında bulunduğuna da dikkat çekti. Bu sebeple Rum mahkemesi tarafından alınan bir tazminat kararının İngiltere'de uygulanamayacağını karara bağlayan yargıç, Rum mahkemesinde görülen davanın celbinin Elizabeth Orams'a iletilmesi sırasında kurallara uyulmadığını, Orams'ın yabancı bir dilde kendisine iletilen celbi anlamadığı için zamanında gerekli savunmayı yapamadığını bildirdi.
Yargıcın kararı, temyize açık bir karar niteliği taşıyor. Meletis Apostolides'in avukatları, kararı daha yüksek bir temyiz mahkemesine götürebilecek.
KKTC'YE TEŞEKKÜR
Bu arada Orams çiftini temsil eden Cherie Blair, davanın masrafları konusunda hakimden, alınan kararı yansıtacak şekilde dengeli bir karar almasını da istedi. Yargıç, bu durumu da değerlendirdikten sonra davanın toplam 770 bin sterlin olan masraflarının dörtte üçünün Meletis Apostolides, kalan dörtte birlik bölümünün de Orams çifti tarafından ödenmesine karar verdi.
Yargıç Apostolides'in kendisine düşen bölümün 75 bin sterlinini 28 gün içinde ödemesini de istedi. Davanın ardından Yüksek Mahkeme önünde gazetecilere açıklama yapan Elizabeth Orams, sonuçtan büyük mutluluk duyduklarını, ancak bunun yolun sonu anlamına gelmediğini söyledi.
İngiliz ve AB adaletine güvendiklerini, davanın diğer aşamalarında da adil karar çıkacağından umutlu olduklarını belirten Elizabeth Orams, dava boyunca KKTC ve İngiliz halkından aldıkları büyük desteğe teşekkür etti.
Orams, bir soru üzerine, Başbakan Tony Blair'in eşi Cherie Blair'in nüfuzunu kullandığına inanmadıklarını belirterek, "O sadece insan hakları hukuku konusundaki derin deneyimini kullandı" dedi.
Elizabeth Orams, yaklaşık 800 bin sterlin olan mahkeme masraflarını davayı temyizde kaybedip ödemek zorunda kalırlarsa bu parayı nereden bulacakları sorusuna da ''Bu tamamen özel bir mesele'' yanıtını verdi. Orams çiftinin öğle saatlerinde basın toplantısı düzenlemesi bekleniyor.
AA
Yargıya Güven Duygusu
Atatürk'ün devrim ve ilkelerinin aydınlattığı yolda, anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermeyi ilke edinen Türk yargıçları, her zaman ve her koşulda sağlam duruşlarıyla ve kararlarıyla adalete güven duygusunu pekiştirecek, görevlerini yargının bağımsızlığı ve yansızlığı ilkesi doğrultusunda yerine getirmeyi sürdüreceklerdir.
Mahir Ersin GERMEÇ Yargıtay 18. Hukuk Dairesi Başkanı
Yıl 1935. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde '' Atatürk' e suikast girişimi'' savıyla açılan bir dava görülmektedir. Her duruşmadan sonra mahkemenin savcısı Baha Arıkan ile dönemin Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Çankaya'ya giderler ve Atatürk'e davanın seyri hakkında bilgi sunarlar. Atatürk dinler ve hiçbir yorumda bulunmaz, her keresinde savcıya ''Meslek ve göreviniz neyi emrediyorsa onu yaparsınız'' der.
Bir gün savcı Baha Arıkan'a, kendisini Atatürk'ün beklediği bildirilir. Savcı, çağırıldığı yere gider; gösterilen yere oturur. Atatürk'ün yanında dönemin önemli kişileri vardır.
Atatürk sorar: ''Davanın sonu ne olacak?''
Savcı ayağa kalkar: ''Mahkemenin kararını beklememiz gerekiyor!''
Atatürk savcının sözünü keser: ''Mahkemenin kararı ne demek? Mahkemeyi de kapatırım, hâkimleri de atarım seni de atarım!''
Baha Arıkan, ulu önderin huzurunda doğruların söylenmesi gerektiğinin bilincindedir: ''Atatürküm, mahkemeyi de kapatırsınız, hâkimleri de atarsınız ama, tarihe adınız Mustafa Kemal Atatürk diye geçmez!'' der.
Atatürk içten bir gülüşle karşılık verir: ''Çocuk, ben de senden bunu bekliyordum!''
Dava, sanığın beraatıyla sonuçlanır. Savcılığın temyizi üzerine karar, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi'nce 19 nedenle bozulur. Yerel mahkeme önceki kararında direnir ve sanığın beraatına hükmeder. Savcılık bu kararı temyiz etmek ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda görüşülmesini sağlamak niyetindedir. Ancak Atatürk, şahsı ve hayatıyla ilgili bu davanın yeniden incelenmesini istemez. Savcıya şöyle der:
''Çocuğum, davayı tekrar temyiz edecekmişsin, etmemeni öneririm. Türk yargıcına güvenim sonsuzdur. Türk yargıcı vicdani kanaatini gösterdi. 'Bu işe inanmadım' demektedir. Yargıtay'ın, isterse bilimsel bile olsa, yargıçların üzerinde baskı yapmasını doğru bulmuyorum.'' (1)
Örnek alınmalı
Atatürk'ün, canına kasteden bir sanığın yargılandığı davada Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği beraat kararı Yargıtay'ca 19 nedene dayanılarak bozulmuşken, mahkemenin direnme kararına karşı temyiz yoluna gidilmesini istememiş olması, vicdani kanaatini ortaya koyduğuna inandığı Türk yargıcına duyduğu sonsuz güveninin açık bir göstergesidir. Yukarıda değinilen somut olayın geçtiği dönemin siyasal ve toplumsal koşulları da gözetildiğinde; ulu önderin, -bırakınız dışarıdan bir gücün (yasama ya da yürütme organının)- yargı erkini kullanan Yargıtay'ın bile yargıçlar üzerinde baskı yapmasını doğru bulmadığını belirtmesi, günümüzde örnek ve ibret alınacak soylu bir davranış olarak değerlendirilmelidir. Ülkeyi yönetenler bunu örnek almalı, bundan herkes (özellikle yasama, yürütme ve yargı erkini kullananlar) kendilerine ders çıkarmalıdır.
Yargıç ödün vermemeli
Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vermekle yükümlü bulunan yargıçlar, dışarıdan gelecek herhangi bir etki ya da karışmaya asla ödün vermemeli, böyle bir kalkışmaya -kimden, ne amaçla ve nasıl gelirse gelsin- hoşgörüyle bakmamalı, yargıya güven duygusunu sarsacak eylem ve işlemlerden kesinlikle kaçınmalı ve uzak durmalıdır. Yargı yetkisinin kullanılmasında hiçbir organ, makam, merci ve kişinin, mahkemelere ve yargıçlara buyruk veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği; öneri ve telkinde bulunamayacağı yolundaki anayasa kuralı her an gözetilmelidir. Tersine bir davranışın, yargının bağımsızlığı ve yansızlığı ilkesinin zedelenmesine, dolayısıyla yurttaşların adalete ve giderek devlete olan güven duygusunun sarsılmasına yol açacağı unutulmamalıdır. Yargı, gücünü bağımsızlığından alır. Bunun için de yargı işlevini yerine getiren yargıçların ve savcıların güvenceli olmaları gerekir. Yargıçlar ve savcılar, ''yargı bağımsızlığı'' ilkesine uygun düşecek nitelikteki güvencelere kavuşturulmuş olmadıkça, özellikle siyasal güç (yürütme erki) elini yargıdan çekmedikçe, yargının bağımsızlığından, yargıçların ve savcıların güvenceli olduklarından söz edilemez. Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi sözde kalır ve yargının siyasallaşmasına ortam hazırlanmış olur.
Ülkemizde son yıllarda yargının siyasallaştırıldığı savı gündeme gelmekte, az sayıda da olsa bunu doğrulayacak nitelikte olaylar yaşanmaktadır. Örneğin Şemdinli olaylarına ilişkin iddianamenin hazırlanması (bilgi ve belge toplama) yöntemiyle iddianamede ileri sürülen savlar, adalete güven duygusunu zedelemiş; Türk ordusunu hak etmediği bir tartışmanın konusu yapmıştır. Unvanı ve görevi ne olursa olsun kimsenin yargıyı siyasallaştıracak ortama çekmeye, adalete güven duygusunu sarsmaya, devletin kurumlarını karşı karşıya getirmeye ve yıpratmaya asla hakkı yoktur.
Anayasanın ''Başlangıç'' bölümünde tanımlanan güçler ayrılığı ilkesi doğrultusunda yasama ve yürütme organları ile idareden beklenen; yargı işlevinin yürütülmesinde yargıya gerekli donanımı ve kolaylığı sağlamak, ancak yargılama işine kesinlikle karışmamak, yargı kararlarına uymak ve bunların yerine getirilmesi konusunda gereken duyarlılığı ve özeni göstermektir. Ne var ki uygulamada her zaman böyle olmadığı, örneğin Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ''kamusal alanda türban yasağı'' getiren kararlarına uyulması konusunda pek de duyarlı davranılmadığı gözlenmektedir.
Yargı kararlarına uymak ve bunları uygulamak, hukuka saygının gereğidir. Devlet yönetiminde etkin kişilerin, toplumda hukuka saygıyı pekiştirecek eylemler yerine, yargı kararlarını yok sayar nitelikte -hukuk dışı- söylemlerde bulunmaları, hukuka ve devletin temelini oluşturan adalete ne denli saygılı davrandıklarını ortaya koymaktadır.
Yargı kararı, yetkili yargı organının herhangi bir olay ya da durum hakkında hukuksal sonuç doğuran irade açıklamasıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı gibi, yargıçlar kararlarıyla konuşurlar. Yargı kararları bilimsel yönden eleştirilebilir, ancak niçin öyle karar verildiği sorulamaz; sorgulanamaz. Örneğin türban konusunda karar veren yüksek mahkeme yargıçlarına yöneltilen ''Efendi, o senin işin değil, Diyanet'in işidir; buna ulema (din bilginleri) karar verir'' gibisinden sözlerin, hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinde yeri ve yakışığı yoktur.
Alçakça saldırı
Daha kötüsü, kararlarından dolayı yargıçların hedef gösterilmesi ve saldırıya uğramış olmalarıdır. Örneğin 17 Mayıs 2006 günü Danıştay'a silahlı saldırı olayı bu niteliktedir. Danıştay İkinci Dairesi'nin türban konusunda verdiği karar sonrasında, dünya görüşü bilinen bir gazete, ''İşte O Üyeler'' başlığıyla dairenin başkan ve üyelerini hedef göstermiş; ülkücü-İslamcı kimliğiyle tanınan bir avukat, Danıştay'a gelerek türban kararını veren dairenin başkan ve üyelerini kurşun yağmuruna tutmuş, bir değerli Danıştay üyesi yaşamını yitirmiştir. Türk yargıçlarına sonsuz güven duyan ulu önder Atatürk'ün kemiklerini sızlatacak nitelikteki bu alçakça saldırı, yargı tarihine kanlı-kara leke olarak yazılacak; yitirilen can (görev şehidi değerli yargıç Mustafa Yücel Özbilgin ) yüreklerimizde sonsuza dek yaşayacaktır.
İnancımız odur ki; Atatürk'ün devrim ve ilkelerinin aydınlattığı yolda, anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermeyi ilke edinen Türk yargıçları, her zaman ve her koşulda sağlam duruşlarıyla ve kararlarıyla adalete güven duygusunu pekiştirecek, görevlerini yargının bağımsızlığı ve yansızlığı ilkesi doğrultusunda yerine getirmeyi sürdüreceklerdir.
(1) Baha ARIKAN, Cumhuriyet Gazetesi, 12.11.1963; Hasan PULUR, Milliyet Gazetesi, 10.11.1989; Yargıtay'dan Anılar, Yargıtay Yayınları, Ankara- 1993, s. 158
Ortak acılar üretebilmek
Ayşe ÖNAL
Otoyolda delirmiş gibi gidiyordu. Sağlıyor solluyor şeritler arasında dans ediyordu. Yol şehrin ana arteli ile birleştiğinde ilk kırmızı ışıkta durmak gerekiyordu. Durmadı. Sadece pahalı araç sahiplerinin kuralları ihlal ettiği efsanesine bizi inandıranlar çok üzülecek ama boyaları dökülmüş, tamponu kırık bir araç kullanıyordu.
Kendisini kırmızı ışıktan elli metre ilerde yola atan, elindeki mizah dergilerden üniversite öğrencisi olduğuna kanaat getirdiğim delikanlı ile çarpıştılar.
Trafik kapandı, kornalar ilkel öfke çığlıklarını bestelercesine ötmeye başladı. Küfürler, direksiyon pencerelerinden el kol işaretleri. Boyası dökük araç çoktan gitmiştiÖ
Birkaç sürücü araçlarından inerek birbirleri ile dövüştüler. Birisi elinde bir bıçak salladı. Kimse etrafında tartışan, dövüşen kalabalıktan yaşayıp yaşayamadığını anlayamadığımız delikanlının akıbetini merak etmiyorlardı. Mümkünse kalabalığı ve yerde yatanı bir kez daha ezip geçmek ve gidecekleri yere ulaşmak istiyorlardı. Birkaç kadın yolcu, ‘Allah bizim başımıza vermesin’ duygusu ile içlerinin parçalandığını gösterdiler.
Sonra bir şekilde yol açıldı ve bütün gerginlik ansızın kesildi.
Akşam haberlerde şehrin işlek bir yerinde trafik kazası geçirmiş gencin akıbetini boş yere bekledim. Polisiye olaylarla ilgilenen bir meslektaşımın yardımı ile delikanlının kaza yerinde öldüğünü öğrendim. Sıradan bir ölüm olduğu için haber değeri bulunamamıştı. Trafik kazası ile adam öldürmek henüz meşruiyet kazanmadığı bizim gençliğimizde kaza geçirene gösterilen yoğun ilgiden ilk yardım ekipleri görevlerini yapamazlardı. Ölen delikanlının gençliğinde ise umursamazlıktan ekipler görevlerini yapamamışlardı.
Toplum çeyrek yüzyılda bir uçtan öbür uca savrulmuştu.
Bir toplum çektiklerinden ne zaman samimi olarak acı duyabilir?
Sadece asker gençlerinin değil, diğer gençlerinin ölümünden de acı duyduğu zaman.. Bütün genç hayatlara aynı değeri atfettiği zaman, diye düşünürüm...
Durmanız gereken ışıkta durmayarak, eğer yirmi kilometre hızla gittiğinizde çarparsanız ölmeyecek bir genci seksen kilometre hızla giderek havaya uçuruyor ve ardından yola aynı süratte devam edebiliyorsanız, asker çocuklarınızın ölümü toplumunuzun ortak acısı olamaz.
Kendinizin insan öldürme hakkı olmadığına inanmadan, başkasının öldürdüğü insanlar için çektiğiniz acı da bir riya vardır, diye düşünüyorum. Kabilenizi değerli, yabancıları değersiz buldukça da.. (Şehir yabancıların birlikte yaşadığı hayatsa..)
Dinin hayatlarını belirlediğini, giyimleriyle, sakallarıyla, camiye devam karneleri ile gösterenler bile akıllarını ve vicdanlarını dinin emrine vermeyi esirgiyorlarsaÖ Kendilerinin insan öldürme hakkı olduğuna inanıyorlarsa, kendisini ne hukuksal ne dini hiçbir değerin bağlamadığı, firari sürücüyü nasıl itham edebiliriz ki!
Felaket yoksulların başına geldiğinde boyunlarını büküp, kaderlerine razı oldukları efsanesi yaygındır. Çünkü bizde yoksulluk kutsaldır. Bütün insanlık değerlerini eksiksiz taşıdığına vehmedilir. Oysa firari aracın sürücüsü yoksul bir semtte çarpsaydı delikanlıya, nereden çıktığını anlamadığı bir kalabalık tarafından linç edilirdi. Yoksulluk insanı adalete inançlı hukuka saygılı yapmaz. Yoksullar için çocukları kendi yaptıklarına karşı değersizdir. Yabancı birisi onların hâkimiyet alanına iliştiğinde, kendi günahlarından esirgedikleri en ağır cezaları verirler. Bizde herkes diğerinin günahına, diğerinin suçuna hassastır. Bu nedenle ortak acılar üretemeyiz...
Helallik...
Yılmaz ÖZDİL- SABAH
Çocuğu olmayan Ecevit, Kıbrıs'a gönderdi çocuklarımızı...
Bir kişi çıkıp, "sen benim çocuğumu ne hakla oraya gönderirsin" dedi mi?
Ya Erbakan?
Onun da imzası var, "Ayşe tatile çıksın" emrinin altında.
Bir Allah'ın kulu çıkıp, "sen önce Fatih'i gönder" dedi mi?
Bırakalım yakın tarihi...
1071'den beri vuruşuyor bu millet.
Gık çıktı mı?
Çıkmaz... "Vatan sağolsun" der, geçer.
Ama ne diyor bugün şehit anneleri?
"Hakkımı helal etmiyorum..."
Üzerinde çok düşünülmesi lazım.
Her siyasi akım iktidar oldu bu ülkede.
Solcu da, Sağcı da.
Sol'un Sol'u da.
Sağ'ın Sağ'ı da.
Milliyetçi de geldi, dinci de.
Türk de vardı, Kürt de.
Alevi de, Sünni de.
Kadın da, erkek de.
Bazen partilerin ismi aynı kaldı...
Liderleri farklıydı.
Bazen liderleri aynı kaldı...
Partilerin ismi farklıydı.
Denemediğimiz kaldı mı?
Kalmadı.
Elbette, "beni denemediler" diyen çıkacaktır tek tük...
Seni denemedik belki.
Zihniyetini denedik mutlaka.
Hatta partileri kapattık...
Askeri de denedik.
Ve bugün de adında "adalet" olan bir parti var iktidarda.
Ama görüyoruz ki, "adaletsizlik" duygusu "ilk kez" bu kadar hakim, bu millette.
Tarihimizde ilk kez "hakkımı helal etmiyorum" diyor şehit anneleri.
Bıçak kemiğe dayandı çünkü.
Onun için cevap verin kardeşim...
Ve sadece AKP ile "sınırlı" kalmasın...
Dün Meclis'te Lübnan için el kaldıranlar başta olmak üzere, bugüne kadar, bu ülke evlatları üzerinden politika yapanların kendi evlatları ve hatta damatlarınerede askerlik yaptı?
Hangilerinin evladı, askerlik yaşı geldiği halde gitmiyor?
Hangilerinin evladı, "yurtdışında çalışıyorum" dümenine yatıyor?
Hangilerinin evladı, "yurtdışında çalışıyorum" diye kısa dönem askerlik yapıp... Askerlikten sonra "aniden" yurtdışından vazgeçip, burada çalışıyor?
Hakkını helal edebilmesi için, bilmek hakkı bu milletin.
Yeni Kurumlar Vergisi Kanunu kapsamında kooperatif muafiyetlerinin sürdürülebilmesi
Dr. Mehmet Ali Öztüfekçi / Gelirler Başkontrolörü
GİRİŞ: Ülkemizde kooperatiflerimizin belirledikleri temel amaçları, kooperatifçiliğin kavram ve felsefesine uygun olarak, çoğunlukla ortaklarının ekonomik çıkarlarının sağlanması ve korunması yönündedir. Kooperatifler Kanunu'muzun ilk maddesinde bu hususta, "Ortakların belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını, karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak" hükmü yer almıştır. Kooperatif ortakları, gelirlerinin en uygun şekilde değerlendirilmesini ve belirli seviyedeki ekonomik durumlarının korunmasını hedeflerler. Kooperatifçilik ilkelerine uygun, düzenlenlenmiş statüleri çerçevesinde kalan kooperatiflerin faaliyetlerinin artması, ortaklarının geçim ve mesleklerine ilişkin ihtiyaçlarının, en elverişli koşullarda sağlanması ve korunması amacını değiştirmemektedir. Kooperatifler ve üst birliklerinin yasal şartlar çeçevesinde kuruluşlarından itibaren, faaliyetleri sürecinde ve dağılmaları safhasında çeşitli vergilerin, bu arada kurumlar vergisinin konusuna giren işlemleri de olabilmekte, dolayısıyla vergilendirilmeyle karşı karşıya gelebilmektedirler.
Bilindiği gibi, Türkiye'de kurumlar vergisi, 01.01.1950 tarihinde yürürlüğe giren 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'yla uygulanmaya başlanmıştır. Söz konusu kanun günümüze kadar birçok değişikliğe uğramış ve son kez, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu olarak yeniden düzenlenmiş, 21.06.2006 tarihli, 26205 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 1'nci maddesinde de kooperatifler, kurumlar vergisi mükellefi olarak sayılmışlardır. Yine bu maddede, vergiye tabi kurum kazancının, gelir vergisinin konusuna giren gelir unsurlarından (ticari kazanç, zirai kazanç, ücret, serbest meslek kazancı, menkul sermaye iradı, gayrimenkul sermaye iradı, diğer kazanç ve iratlardan) oluştuğu belirlenmiştir. Diğer taraftan, aynı kanunun 2'nci maddesinde, "Kooperatifler, 24/04/1969 tarihli ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'na veya özel kanunlarına göre kurulan kooperatifler ile benzer nitelikteki yabancı kooperatifleri ifade eder" hükmü ile hangi kurumların kooperatif sayılacağı belirlenmiştir.
Diğer kurumlara göre farklı yapıda olmalarına ve amaçları doğrultusunda sosyal aktivitelerinin yoğun olmasına rağmen, kooperatifler ve üst birlikleri, kuruluşlarını tamamlayıp hükmi şahsiyet kazanmalarıyla, yukarıda sayılan gelir unsurlarını da elde edebilecek duruma geldikleri varsayıldığından, prensipte kurumlar vergisi mükellefi kabul edilmişlerdir. Ancak, belli şartların sınırları içinde kalmaları durumunda, kurumlar vergisi muafiyeti geçerli olabilmektedir. Aşağıda, 5520 sayılı (yeni) Kurumlar Vergisi Kanunu kapsamında, kooperatiflerin kurumlar vergisi mükellefiyeti ile özel nitelikli muafiyetleri özetlenmiş ve muafiyetlerinin, yeni kanun hükümleri açısından sürdürülebilmesi bakımından, gereken işlemlere değinilmiştir.
B - Muafiyet ve şartları:
5520 sayılı kanunun "Muafiyetler" başlığını taşıyan 4'üncü maddesinin (k) bendinde, "Tüketim ve taşımacılık kooperatifleri hariç olmak üzere, ana sözleşmelerinde;
- Sermaye üzerinden kazanç dağıtılmaması,
- İdare meclisi başkan ve üyelerine kazanç üzerinden pay verilmemesi,
- Yedek akçelerin ortaklara dağıtılmaması ve
- Sadece ortaklarla iş görülmesine (Yapı kooperatiflerinin kendilerine ait arsalarını kat karşılığı vererek her bir hisse için bir işyeri veya konut elde etmeleri ortak dışı işlem sayılmaz) ilişkin hükümler bulunup, bu hükümlere fiilen uyan kooperatifler ile bu kayıt ve şartlara ek olarak kuruluşundan inşaatın bitim tarihine kadar yönetim ve denetim kurullarında söz konusu inşaat işlerini kısmen veya tamamen üstlenen gerçek kişilerle tüzel kişi temsilcilerine veya kanunun 13'üncü maddesine göre bunlarla ilgili olduğu kabul edilen kişilere veya yukarıda sayılanlarla işçi ve işveren ilişkisi içinde bulunanlara yer vermeyen ve yapı ruhsatı ile arsa tapusu, kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmiş olan yapı kooperatifleri" hükmüne yer verilmiştir.
Önceki, 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nda mevcut, kooperatiflere ilişkin "muafiyet hükmü", yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'nda, temel şartları itibariyle korunmuştur. Ancak, ihtilaf yaratabilecek yorumlamalara meydan vermemek bakımından, tüketim ve taşımacılık kooperatifleri, muafiyet kapsamı dışında bırakılarak, yapı kooperatifleri açısından da haklı durumlarda muafiyet kaybettirmemek, istismar edilmeye elverişli uygulamalara da baştan meydan vermemek için ilave açıklama ve şartlar getirilerek düzenlenmiştir. Açıklama ve şartlara aşağıdaki bölümlerde değinilecektir.
Yürürlükten kalkan Kurumlar Vergisi Kanunu'ndaki (7'nci maddenin 16'ncı bendindeki), "ana sözleşmelerindeki temel muafiyet şartlarına fiilen uymayan ve üst kuruluşlara girmeyen kooperatiflerin, muafiyetten yararlanamıyacakları"na ilişkin hüküm ise kısmen korunmuştur. Şöyle ki, kooperatiflerin üst kuruluşa girmeleri mecburiyeti kaldırılmış, ancak kurumlar vergisi muafiyeti için öngörülen ve ana sözleşmelerde yazılı bulunan şartlara fiilen de uyulması gereği, korunmuştur.
C - Sadece yapı kooperatiflerine yönelik getirilen ilave şart:
Yapı kooperatiflerinin kurumlar vergisi muafiyetinden yararlanabilmeleri için, 5520 sayılı kanunun "Muafiyetler" başlığını taşıyan 4'üncü Maddesinin (k) bendi, metninden de anlaşılacağı üzere, belirtilen 4 şarta ilaveten, kuruldukları tarihten, giriştikleri inşa faaliyetlerinin sona ermesine kadar, yönetim ve denetim kurullarında; inşaat işleri üstlenen gerçek kişilerle, tüzel kişi temsilcilerine veya bunların ilişkili olduğu kişilere ya da bu sayılanlarla işçi işveren ilişkisi bulunan kişilere yer vermemeleri ve yapı ruhsatı ile arsa tapusunun, kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmiş olması gerekmektedir.
Sadece yapı kooperatiflerine yönelik olarak getirilen ilave muafiyet şartı ile yıllardan beri, yaşanmakta olan çarpık uygulamaların önüne geçilmek istenmiştir. Şöyle ki, faaliyet konusu, esas itibariyle inşaat yapıp satmak olan, piyasada " yap-sat"çı olarak vasıflandırılan müteahhitler normal ticari faaliyetlerini, yapı kooperatifi görüntüsü içinde sürdürerek, bulunan müşterileri de, sözde yapı kooperatifinin üyeleriymiş gibi göstererek, kurumlar vergisi muafiyetinden yararlanmakta ve hiç (kurumlar veya gelir vergisi) ödememiş olmaktaydılar. Bu durum ise, öncelikle vergi ziyaına ve de vergi kanunlarına uyumlu faaliyet gösteren müteahhitlere karşı haksız rekabete sebebiyet vermekteydi.
D - Yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'nda, geçici madde 1 ile, yapı kooperatiflerinin muafiyetlerini koruyabilmeleri bakımından getirilen gereklilik:
Yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'nunda geçici madde 1'in, 8'inci bendinde "2006 yılının sonuna kadar, bu kanunun 4'ncü maddesinin, birinci fıkrası (k) bendinde yazılı şartları sağlayamayan yapı kooperatiflerinin muafiyeti 1/1/2006 tarihi itibariyle sona ermiş sayılır" hükmüne yer verilmiştir.
Bu gecici hükme göre, 4'ncü maddede belirtilen muafiyet şartlarının, 2006 yılı sonuna kadar, yapı kooperatiflerinin ana sözleşmelerinde, yeni ibareleriyle aynen oluşturulması, işlem ve uygulamaların da, öngörülen şartlar dikkate alınarak sürdürülmesi muafiyetlerin korunması bakımından gerekmektedir. Söz konusu şartların sağlanmaması halinde, (5520 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği sırada faaliyetleri sürmekte bulunan) yapı kooperatiflerinin muafiyetleri, 2006 yılı başından itibaren sona ermiş sayılacaktır. Söz konusu hükmün gerekleri yerine getiridiğinde, yapı kooperatifleri vasıta kılınarak, kurumlar vergisi muafiyetinden haksız yararlanmanın, bir ölçüde önüne geçilmiş olacaktır.
E - Üst birliklere girme zorunluluğunun 5520 sayılı kanunla kaldırılmasıyla, ortaya çıkan mağduriyetler:
Diğer taraftan, 5520 sayılı kanunun muafiyet şartlarını içeren, 4'üncü maddesinin birinci fıkrası (k) bendinde, kooperatiflerin kurumlar vergisi muafiyetinden yararlanabilmeleri bakımından, üst birliklerine (kooperatif birliği, kooperatif merkez birliği ve Türkiye Milli Kooperatifler Birliği) girmeleri zorunluluğu kaldırılmıştır. Oysa, önceki kanunda mevcut bu zorunluluk nedeniyle, sırf faaliyetteki üst kuruluşlarına girmedikleri için, kurumlar vergisi muafiyetinin temel şartlarını taşımalarına rağmen kurumlar vergisi mükellefiyetleri tesis adilmiş bulunan kooperatiflerin şeklen de olsa devam eden bu mükellefiyetleri, dolayısı ile mağduriyetleri ortaya çıkmıştır.
SONUÇ: Kooperatifler, amaçları kâr olan ticaret şirketleriyle, diğer ticari kuruluşlardan tamamen farklı, sosyal yönleri ağır basan bir yapıda olmalarına karşın, kurumlar vergisinin konusuna giren gelir unsurlarını (kazanç ve iratları) her an elde edebilecekleri varsayımına dayalı olarak, prensipte kurumlar vergisi mükellefi kabul edilmişlerdir. Ancak, belli şartlar çerçevesinde kalanlar için, kurumlar vergisinden muaf olma imkanı yaratılmıştır.
Yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'nda yapı kooperatifleri için bazı ilave şartlar getirilmiştir. Yapı kooperatiflerinin muafiyetlerini koruyabilmeleri bakımından, 2006 yılının sonuna kadar, ana sözleşmeleri üzerinde temel şartları ve ilave şartları da kapsayan düzenlemeleri gerçekleştirmeleri, ayrıca faaliyet ve işlemlerini de tüm şartlara göre uyumlu hale getirmeleri gerekmektedir. Muafiyet şartlarını sağlayamayan yapı kooperatiflerinin muafiyetleri, 01.01.2006 tarihinden itibaren sona ermiş sayılacaktır. Ana sözleşmeler üzerinde gerekli düzenlemeler, genel kurulların toplanması ve karar alınmasına da bağlı olduğundan zaman alacaktır. Bu konuda vakit kaybedilmemesi kanımızca yerinde olur.
Diğer taraftan, kooperatiflerin kurumlar vergisi muafiyetlerinde, tamamlayıcı mahiyette bir şart olan üst birliğe girme zorunluluğu, yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'yla yürürlükten kaldırılmıştır. Temel muafiyet şartlarını sağlamış fakat sadece üst birliğine giremediği için, faal kurumlar vergisi mükellefi olmak durumunda kalmış kooperatiflerin, mağduriyetlerinin giderilmesi gerekir. Gelir İdaresi'nin, sayıları bir hayli olduğunu öğrendiğimiz, bu durumdaki kooperatifleri yönlendirici bir açıklaması olmamıştır. Söz konusu kooperatiflerin de, ana sözleşmelerini muafiyet şartları açısından tekrar gözden geçirerek, vakit kaybetmeden kayıtlarının bulunduğu vergi dairelerine, başvurmaları ve (kurumlar vergisi açısından) kağıt üzerinde kalan, faal mükellefiyetlerine son verilmesi isteminde bulunmaları uygun olur.
Kooperatiflerin belirttiğimiz konulardaki girişimleri sürecinde, idarece, başvurma süresi, şekli ve lüzumlu diğer konular açısından yönlendirici bir açıklama yapılması ihtiyacının duyulacağı kanısındayız.
Kooperatiflere Şirket Statüsü
İ. Hüseyin YILDIZ - AKŞAM
Bir dönemin ekonomik ve toplumsal kalkınma kurumu olan kooperatifçiliğimizin sonu mu geliyor? Gerekli koşulları sağlayan tüm kooperatifler, daha önce, Kurumlar Vergisi muafiyetinden yararlanabiliyordu. Şimdi ise Yeni Kurumlar Vergisi Kanunu ile; 1 Ocak 2006 tarihinden itibaren, tüketim ve taşımacılık kooperatifleri, gerekli koşulları sağlasalar dahi, Kurumlar Vergisi muafiyetinden yararlanamıyor. Ayrıca, dar mükellefiyete tabi yabancı sermayeli kooperatifler dahil, tüm kooperatifler; Kurumlar Vergisi mükellefi yapıldı ve yeni sınırlamalar getirildi. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nda kapsamlı değişiklikler öngören kanun tasarısı ise, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın web sitesinde yayımlanmış bulunuyor. Bütün bu düzenlemeler, kooperatiflerin şirket statüsüne sokulduğunu gösteriyor.
Burada, günümüzde kimi kooperatifçilik uygulamalarının suiistimale varan sonuçlarını da görmemiz gerekiyor. Yakından bakıldığında, üyelerinin meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçların karşılanması için, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma amacıyla çalışması gereken kooperatiflerden, beklenen sosyal faydanın sağlanamadığı anlaşılıyor. Milyonlarca vatandaşımızın umut bağladığı kooperatifçilik kurumu; istismar edilip, vergi kaçırma veya üyelerini dolandırma aracı olarak kullanıldığı konusunda yaygın bir kanaatin olduğunu biliyorum. Ancak, yasal düzenlemelerin yetersiz olması, kamu denetimi, iç denetim ve bağımsız dış denetim mekanizmalarının yeterince etkin olarak kullanılmaması, bu sonuçta, önemli bir paya sahip olduğunu söyleyebilirim. Bu kapsamda yeni Kurumlar Vergisi Kanunu ile getirilen isabetli düzenlemelerin olduğu görülüyor. Örneğin, ticari amaçlı yap-sat inşaat faaliyetlerini perdelemek için kullanılan yapı kooperatifleri yeniden yapılandırılıyor. Ayrıca, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nda değişiklik öngören kanun tasarısında kooperatiflerin şeffaflığı ve denetimine ilişkin önemli düzenlemeler yer alıyor.
Buna göre; kooperatiflerin Kurumlar Vergisi muafiyetinden yararlanabilmeleri için; ana sözleşmelerinde; sermaye üzerinden kazanç dağıtılmaması, yönetim kurulu başkan ve üyelerine, kazanç üzerinden pay verilmemesi, yedek akçelerin ortaklara dağıtılmaması, sadece ortaklarla iş görmeleri, yönünde hüküm bulunması ve bu hükümlere de fiilen uyulması gerekiyor. Bunun yanında, yapı kooperatiflerinin, Kurumlar Vergisi muafiyetinden yararlanabilmeleri için yapı ruhsatının ve arsa tapusunun, 31 Aralık 2006 tarihine kadar, kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmesi; kooperatifi kuran, yönetiminde ve denetiminde yer alan kişiler ile kooperatif inşaatını yürüten firma arasında, yakın bir ilişkinin olmaması gerekiyor. 31 Aralık 2006 tarihine kadar anılan hukuksal işlemlerin tesis edilmemesi halinde; ilgili kooperatife, 1 Ocak 2006 tarihinden itibaren geriye dönük Kurumlar Vergisi mükellefiyeti tesis ettirileceği öngörülüyor. Açıkça söylemek gerekirse, bu geriye dönük vergileme uygulamasını vergi hukukunun temel ilkeleriyle bağdaştırmamız mümkün değildir. Öte yandan; önceki düzenlemenin aksine, yapı kooperatiflerinin, kendilerine ait arsalarını kat karşılığı vererek her bir hisse için bir işyeri veya konut elde etmeleri 'ortak dışı işlem' sayılmıyor, keza; daha önce muafiyet şartı olarak aranan, kooperatifin üst birliğe üye olma şartı ise kaldırılmış bulunmaktadır.
Sonuç olarak; gelişmiş piyasa ekonomilerinin sermayeyi tabana yaymada ve istikrarı sağlamada kullandıkları araçlara, aynı kuvvetle sahip olmadığımız ortada. Bu aşamada ise kooperatifçiliğimizin yeniden yapılandırılması, ilgili her kesim için önem taşımalı; toplumsal dayanışma ve kalkınma aracı olan kooperatiflerimizi amaçlarına uygun olarak çalıştırmalı ve kooperatiflerimize sahip çıkmalıyız...
İlgaya çeyrek var
Mine G. Kırıkkanat (06.09.2006) VATAN
Beyoğlu’nda yürüyorum.
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın 12 Aralık 2005’te “biteceğini” muştuladığı İstiklal Caddesi’nin döşemesi, o gün bugündür, yani 9 aydır üçüncü kez değişiyor ve bitmedi. Döşenirken kırılan granit plakaları, bizim vergilerimizle Çin’den ithal edenler kendileri değilmiş gibi, bu kez “İstiklal Caddesi Türk granitleriyle döşeniyor,” diye flama asmış, ceplerini üçüncü kez dolduran, ama çukurları hâlâ dolduramayan ihaleciler. Oysa...
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ihale şürekâsı...
İstiklal Caddesi’nin dokuz aydır süren döşeme çalışmalarının ta en başında, her kaldırım taşının altına 10 YTL sıkıştırıp koysalardı, hem daha ucuza gelir, hem de sağlam olurdu!
Kaldırım taşı yerine, beşer dolarlık kağıt banknotlarla kaplasalardı caddeyi, hiç olmazsa üç döşemeden birini sökmekte zorlanmazlar, halk üstlenirdi hafriyat çalışmalarını!
***
Beyoğlu’nda yürüyorum ve başyazarımız Güngör Mengi’nin, Türk ordusuna 100 bin çelik yelek alınması için yaptığı çağrıyı düşünüyorum.
Acaba, İstiklal Caddesi’nde bu yıl başından beri döşemesi bitmeden kırıldığı için sökülen kaldırım taşlarının parasıyla, kaç yüz bin çelik yelek alınırdı?
Ya on beş milyonluk İstanbul’da, üç ayda çöken kaldırımları, üç ayda çökecek kaldırımlarla değiştirmek için dağıtılan ihale “ulufe”siyle... Kaç milyon çelik yelek giydirilirdi acaba, göğsünü vatan savunmasında iç düşmana siper eden evlatlarımıza?
İstanbul’un taşı toprağı, artık “altın” değil, sayın seyirciler.
Türkiye’nin bir ucu İstanbul’daki her kaldırım taşının altında bir çelik yeleğin maliyeti yatıyor.
Öteki ucunda ise, yüz bin çelik yelek alacak para bulunamadığı için vurulup düşen yiğitlerimiz...
***
Beyoğlu’nda yürüyorum. Yeniden döşemesi devam eden caddenin üstündeki altyapı kanal kapaklarının hiçbiri, biri bile kaldırım hizasında ve düz değil. Ya daha aşağıda, ya daha yukarıda, ya da çarpık. Ama İSKİ iş başında. İşçiler, haldır haldır kapak zımparalıyor. Neden? Çünkü üstünde Allah, yazıyormuş.
Gazetelerde okudum, bu zımparalama işlemi sırasında bazı işçiler öfkeli vatandaşların itirazlarıyla zor anlar yaşamış.
Çözemedim: Allah yazısının silinmesi günahsa, üstünde yürünmesi günah değil mi acaba? Neyse ki dün kapaklarda Allah değil, “Mert Döküm” yazdığı anlaşıldı da, Müslüman kardeş kanı dökülmedi kanalizasyon rögarlarına.
Ne günlere kaldık, mı demek gerekiyor, yoksa “Ne günlere kaldık, Yarabbi?” diye mi naralanmak, karar veremiyorum.
Çünkü her şey Allah’ın takdirine bağlıdır, diyorlar. “O’nun ilminin takdirinin dışında bir şey olmaz, olamaz,” diye yazıyor zaten, Beyoğlu Belediyesi’nin “Çocuklara Trafik Kuralları” el kitabında.
Aklım kanatlanıp uçuyor Beyoğlu’ndan, Fatih’teki Nakşibendi şeyhliğine.
Acaba imam Bayram Ali Öztürk’ün İsmailağa Camii’ndeki katli mi Allah’ın ilmi takdiri dahilindeydi, yoksa imamı “Allah!” diye naralanıp katleden Mustafa Erdal’ın cemaat tarafından linci mi?
Yoksa her iki cinayet de “takdiri ilahi” olduğundan mı, polis kayıtlarına ecinniler karıştı ve linç yazılmadı?
Sahi, bileniniz var mı, 13 Aralık 1925’te konulan “Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ve birtakım unvanların men ve ilgasına dair” 677 numaralı kanun ne zaman kaldırıldı yürürlükten?
Ben aradım ve bulamadım.
Kanun orada öylece duruyor, tekkeler ve zaviyeler de burada, böylece.
Beyoğlu’nda yürüyorum. Beynimde Mustafa Kemal’in sesi: “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz!”
Oldu, Paşam.
Tarikat meczupları 677 numaralı kanunu linç, mensupları laikliği recm ettiler. Artık Cumhuriyeti ilgaya hazırlar.
Sosyal güvenlik reformunda işyerinin bildirilmesi, devri, intikali ve nakli
SOSYAL GÜVENLİK VE İŞ HUKUKU / İbrahim Işıklı
Üç haftadan beri sosyal güvenlik sistemimizde çok büyük değişiklikler yapan ve kamuoyunda sosyal güvenlik reformu olarak adlandırılan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile getirilen düzenlemeleri açıkladık. Bu haftada sosyal güvenlik reformu ile işyerinin bildirilmesi, devri, intikali ve nakli konusunda yapılan düzenlemeleri açıklayacağız.
5510 sayılı yasa, esas olarak Sosyal Sigortalar Kurumu mevzuatı üzerine kurulmuştur. İşyeri, sigortalı sayılanların maddi olan ve olmayan unsurlar ile birlikte işlerini yaptıkları yerler olarak tanımlanmıştır. İşyerinde üretilen mal veya verilen hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen işyerine bağlı yerler, dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya meslek eğitimi yerleri, avlu ve büro gibi diğer eklentiler ile araçlar da işyerinden sayılacaktır.
İşveren, örneği kurumca hazırlanacak işyeri bildirgesini, (daha önce SSK uygulamalarında yer aldığı şekilde) en geç sigortalı çalıştırmaya başladığı tarihte, kuruma vermekle yükümlü tutulmuştur. Şirket kuruluşu aşamasında, çalıştıracağı sigortalı sayısını ve bunların işe başlama tarihini, ticaret sicili memurluklarına bildiren işverenlerin, bu bildirimleri kuruma yapılmış sayılacaktır. Ticaret sicili memurlukları, kendilerine yapılan bu bildirimi en geç on gün içinde kuruma bildirmek zorundadır.
29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tâbi şirketlerin nevilerinin değişmesi, birleşmesi veya diğer bir şirkete katılması durumunda, bu hususların ticaret siciline tesciline ilişkin ilan tarihini; adi şirketlerde şirkete yeni ortak alınması durumunda ise en geç yeni ortağın alındığı tarihi takip eden on gün içinde, işyeri bildirgesi ile kuruma bildirilmek zorundadır.
İşyerinin faaliyette bulunduğu adresten başka bir ildeki adrese nakledilmesi, sigortalı çalıştırılan bir işin veya işyerinin başka bir işverene devredilmesi veya intikal etmesi halinde, işyerinin nakledildiği, yeni işverenin işi veya işyerini devraldığı tarihi takip eden on gün içinde, işyerinin miras yoluyla intikali halinde ise mirasçıları, ölüm tarihinden itibaren en geç üç ay içinde, işyeri bildirgesini kuruma vermekle yükümlüdür. İşyerinin aynı il sınırları içinde kurumun diğer bir ünitesinin görev alanına giren başka bir adrese nakledilmesi halinde, adres değişikliğinin yazı ile bildirilmesi yeterlidir. Bu işlerde çalışan sigortalıların, sigorta hak ve yükümlülükleri devam edecektir.
Valilikler, belediyeler ve ruhsat vermeye yetkili diğer kamu ve özel hukuk tüzel kişileri, yapı ruhsatı ve diğer tüm ruhsat veya ruhsat niteliği taşıyan işlemlerine ilişkin bilgi ve belgeler ile varsa bunların verilmesine esas olan istihdama ilişkin bilgileri, verildiği tarihten itibaren bir ay içinde kuruma bildirmekle yükümlüdürler.
Bu maddede belirtilen yükümlülükleri yerine getirmeyenler hakkında, idari para cezası uygulanacaktır. İdari para cezası uygulanması, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesine engel teşkil etmez. Buna göre; işyeri bildirgesini, kurumca belirlenen şekle ve usule uygun vermeyenler veya kurumca internet, elektronik veya benzeri ortamda göndermekle zorunlu tutulduğu halde, anılan ortamda göndermeyenler veya bu kanunda belirtilen süre içinde kuruma vermeyenlere;
1) Kamu idareleri ile bilanço esasına göre defter tutmak zorunda olanlar için asgari ücretin üç katı tutarında,
2) Diğer defterleri tutmak zorunda olanlar için asgari ücretin iki katı tutarında,
3) Defter tutmakla yükümlü olmayanlar için bir aylık asgari ücret tutarında,
idari para cezası uygulanacaktır.
Alt işveren, asıl işverenin işyerinde çalıştırdığı sigortalıları, işverenle aralarında yaptıkları sözleşmenin ibrazı kaydıyla, kurumdan alacağı özel bir numara ile asıl işverenin kayıtlı olduğu dosyadan bildirecektir.
İşyeri bildirgesinin verilmemesi veya geç verilmesi, bu kanunda belirtilen hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz. İşyeri bildirgesinin şekli ve içeriği ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenecektir.
Oktay EKŞİ oeksi@hurriyet.com.tr
Bunun bedeli ağır olur...
KADER değiştiren sözler vardır. Onlar ne Erzurum’da soru yönelten çiftçiye "Yahu, bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?" (28 Ekim 2004) demeye benzer, ne Avusturya’nın Ankara Büyükelçisi’yle konuşurken ona, "Fazla içmedin değil mi?" (1 Ekim 2005) demeye benzer.
Kamuoyu, seçmene kızıp, "Dur dinle be! Dur dinle! 9 ay 10 gün be!" (2 Kasım 2003 seçim kampanyası) dendiğini unutur.
YÖK Başkanı ve tanınmış Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Erdoğan Teziç de kendisini eleştiren Başbakan’ın "Burası (kafası) basmıyor. Hayatta iki koyun gütmediği ve hayatı yaşamadığı için bunu kavrayamıyor" (24 Eylül 2005) demesine gülüp geçebilir.
Daha sayalım mı?
Mersin’de kendisine soru yönelten bir vatandaşa:
"Artistlik yapma! (...) Hadi ananı al, git burdan" diye hitap etmesi (11 Şubat 2006); Milliyet gazetesinin, Kars AKP İl Kongresi’nde kadınlarla erkeklerin ayrı yerlerde oturtulmasını eleştirmesine kızıp, "Hanım kardeşim nerede isterse oturur. Sana ne ya! Ayıp ya!" (30 Nisan 2006) diye çıkışması da bunca gürültü patırtı arasında kaynayıp gidebilir.
Ama Başbakan Tayyip Erdoğan’ın önceki gün Balıkesir’de "Şehit cenazesi görmek istemiyoruz Sayın Başbakanım" diyen bir vatandaşa verdiği:
"Canım kardeşim. Bakınız askerlik herhalde yan gelip yatma mesleği değildir" şeklindeki yanıt var ya... Altını çizin. Bu sözler Tayyip Erdoğan’ın -ve partisinin- siyasi kaderini değiştirecek kadar önemlidir.
Çünkü bu sözler hiç ama hiç unutulmayacaktır.
Tıpkı Adnan Menderes’in "Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim" şeklindeki sözleri; Demokrat Parti Meclis Grubu’ndan güvenoyu almak için onlara; "İsterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz" diye hitap etmesi;
Kendisini siyaseten çok güçlü hissettiği sırada:
"(Aday listesine) Odunu koysam mebus olur" demesi gibi...
Başbakan Erdoğan eğer merhum Özal’ın kamuoyundaki itibarının iktidara geldiği Kasım 1983’ten itibaren hızla erimesinin ardında "Benim memurum işini bilir"in; "Anayasayı bir kere ihlal etmekle bir şey olmaz" demesinin, "Onlar küçük Turgut’a söylesinler" cümlesinin, "Ne de olsa Bursalı!" lafının hiç etkisi olmadığını sanıyorsa yanılıyor.
Erdoğan’ın sözü tüm öteki örneklerden daha vahim. Çünkü o bu ulusun en duyarlı olduğu "askerlik" yani "vatan borcunu ödeme görevi" noktasında, tüm anaların, tüm babaların ve tüm silah altındaki evlatlarımızın duygularıyla alay ediyormuş gibi konuşuyor.
Hem de bunu, Türkiye’nin başında yıllardır çözemediği "terör" gibi bir bela varken ve hepimiz o askerlerin başarısını beklerken söylüyor.
Bir gerçeği görelim:
Bu maalesef, bir dil sürçmesi hatta bir üslup meselesi değildir. Ortada Türk ulusunun bütünlük mücadelesini anlamamış bir kişinin Başbakan olmasından kaynaklanan mücadele zaafiyeti meselesi vardır.
O nedenle soruna ya Başbakan’ın yahut da zihniyetinin değişmesiyle çözüm bulunabilir. Ne yazık ki gerçek, bu aşamada ikisinin de çok zor olduğudur.
Çivi kafalar!
Umur TALU - SABAH
Dün sabah, gelen mesajlara bakıyorum.
"Asker göndermeyin!" ana fikirli yazıyı yüreğiyle, heyecanıyla, düşüncesiyle, sesiyle paylaşan ne çok kişi.
Gönderilmesi için kendince gerekçe bulan birkaç kişi de var elbette.
Ama arada bir pozisyon daha var ki, o tamamen "AKP modeli".
Çünkü bu halka yalan söylendi ve bir bölümü bunu o şekliyle doğru kabul etti.
Seçtikleri, temsil görevi verdikleri, özellikle de tepedekiler bu işte çok yalan söyledi.
Yalanlar yetmedi;
"Asker göndermeyelim diyen vatan hanidir... Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" diye hakaret de edildi.
Bunlar kurşun yarasından beterdir.
Bunların açtığı yarayı hiçbir uyduruk pansumanınız temizleyemez!
Bunların yaraya saçtığı mikrobu hiçbir tezkere alt edemez!
Yalan dolanla, mevzuu saptırmak ve hedef şaşırtmakla oluşturulan "şaşkın pozisyon" şöyle bir şey.
Bu ülkede vatandaşların bir kısmı, özellikle de Başbakan'a inananlar, güvenenler, onun dediklerini doğru kabul edenler, muhtemelen bir sürü partili, mebus ve seçmen durumu baş aşağı anlamış:
Bir okur ile sabah sabah elektronik mektup teatisinden aktarıyorum:
OKUR: Peki askerimizi göndermeyelim. Ne yapalım, seyirci mi kalalım. Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mı diyelim. Taraf olmayalım mı? Orda haksız yere canlar kıyılırken sıcak yataklarımızda uyuyalım mı? Tarih bize bunun hesabını sormaz mı? Tarih sormasa vicdanlarımız da mı sormaz? Haklısınız, korunacak bir barış yok orda. Oraya ancak savaşmaya gidilir. Ama birilerinin maşası olarak savaşmaya değil, inandığımız değerler için savaşmaya. Eğer asker o bilinçte değilse gitmesin zaten.
BEN: Af edersiniz ama, ben anlamadım herhalde, oraya kimi korumaya gittiğinizi sanıyorsunuz? İsrail'i Hizbullah'a karşı korumaya gidiyorsunuz. Galiba siz durumu tersinden anlamışsınız. İnandığınız değer hangisi? Kendi iddiasına göre, oradaki anaları, babaları koruyan Hizbullah'tı. Sizi onu silahsızlandırmak üzere ABD çekiyor oraya.
Sonra, aynı Okur' dan tekrar mektup geliyor. Yine şaşırtıcı ve ne kadar iyi niyetli!
OKUR: Geç anlamak anlamamaktan iyi midir? Gerçekten ben tam tersi anlamışım ne yazık ki. Bir haftadır ben haklılığımı ispatlamaya çalışıyorum insanlara. Bugünkü yazınızı okuduğumda size hak verdim ancak kendimle çelişip açıkçası kafam karışmıştı. Sanırım şu an anlayabiliyorum, geç de olsa. Bana geri döndüğünüz ve uyardığınız için teşekkür ederim.
AKP milletvekillerinin çoğunluğu ise anladı ve anlamazlıktan geldi.
Bunun, "Dünyaya tek ses vermek" le ne alakası vardı?
İnsanlıkla, vicdanla filan ne alakası vardı?
Bu kararın milletle, halkla, toplumla ne alakası oldu!
Yalanla şişen balon, tabuta çakacağı ilk çiviyle patlar!
Allah insanı "Çivi kafa" olmaktan korusun.
Ama insan kafasını zorla çekicin altına uzatıyorsa...
Kayıt dışılıkta çapraz kontrol
Metin Ercan - RADİKAL
Kayıt dışı ekonominin boyutlarının son yıllarda yapılan farklı çalışmalarda kayıt içi ekonominin yüzde 16 ile yüzde 66'sını teşkil ettiği hesaplanıyor. Bu ölçüde bir kayıt dışılığın varlığı verimsizlik gibi ekonomik açmazlara ve sosyal maliyetlere neden oluyor. Kayıt dışılığın yüksek olmasının nedenleri arasında vergi ve sosyal güvenlik yüklerinin yüksekliği, bürokratik ve hukuki yapıdaki eksiklikler, iktisadi alışkanlıklar, demografik faktörler ve kayıt dışılığı 'norm' olarak gören sosyolojik yapı yer alıyor. Kayıt dışılığın kontrol altına alınması için bürokratik yapı ve vergi denetim sisteminin etkin hale getirilmesi önemli bir rol oynuyor. Özellikle teknolojik gelişmelerin denetim yöntemlerinde daha sık kullanılmaya başlaması denetim etkinliğini artırıyor.
Maliye Bakanlığı, 'kayıtlı ekonomiye geçiş' olarak ilan ettiği dönemde, kayıt dışı faaliyetlerin tespiti için yeni yöntemleri de devreye soktu. Maliye Bakanlığı'na bağlı Gelir İdaresi, banka kanalıyla yapılan 8 bin YTL'nin üzerindeki para transferlerini izleyebildiği gibi, şirketlerin fatura akışlarını ve akaryakıt istasyonlarının pompa sayaçlarını takip edebiliyor. Gelir İdaresi'nin gerçekleştirdiği önemli bir uygulama ise şirketlerin faturalı alım ve satım beyanlarının karşılıklı incelenmesiyle sağlanan çapraz denetimler oluyor. Bir firmanın belli bir
tutarda ve belli bir kuruluştan yapmış olduğunu beyan ettiği alım ve satımlar, işlemlerin diğer tarafını oluşturan kuruluşların beyanı ile karşılaştırıyor ve faturalar kontrol ediliyor.
Çapraz denetim tekniği maliye denetimlerinin geçmişten beri bir parçası olmakla birlikte, yeni dönemde bilişim teknolojilerinin kullanımı sayesinde çok daha etkin bir hale geliyor ve 'kaçakların' tespitine imkân tanıyor. Bu yöntem sayesinde 'naylon' fatura tabir edilen sahte faturaların da tespiti mümkün oluyor. Mükelleflerin 2004 yılına ilişkin faaliyetlerine yönelik yapılan denetimlerde, 1,2 milyar YTL tutarında sahte faturanın kullanıldığı belirlenerek, gerekli cezai süreçler başlatıldı.
Bilişim ve haberleşme teknolojilerinin kullanımı çapraz kontrolün farklı türlerine de imkân sağlıyor. Özellikle kredi kartı kullanımının yaygınlaşması ve kredi kartı işlemlerinin bankalar ve Bankalararası Kart Merkezi nezdinde takip edilmesi sayesinde, şirketlerin POS cihazlarından geçen işlem hacmi ile faturalı işlemleri karşılaştırılabiliyor ve kayıplar tespit ediliyor.
Türkiye'de ekonomi ve nüfusun büyüklüğüne göre denetim sisteminde denetim personeli sayısının gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında yetersiz olduğu görülüyor. İngiltere'de her bin kişiye 1.5, Fransa'da
1.3 denetim personeli düşerken Türkiye'de bu sayı 0.6'da kalıyor. Denetim sisteminde personel yetersizliğinden kaynaklanan bu zaaf, saha denetimlerinin etkinliğini sınırlandırırken, 'teknolojik denetimlerin' ağırlık kazanmasıyla, oluşan vergi kayıpları telafi edilmeye
başlanıyor. Denetim etkinliği vergi sisteminin işleyişinin bir ayağını oluştururken, cezai müeyyideler ve caydırıcı önlemlerin artırılması ve vergi aflarının önlenmesi ise diğer ayaklarını oluşturuyor.
Sözün özü, daha iyi takip ve tahsil edilmesi durumunda vergi gelirleri daha adaletli bir dağılımla artabilecek, dolayısıyla kamu dengesi daha hızlı düzelecek hatta vergi oranlarının daha aşağıya çekilebilmesi mümkün olabilecek.
Dünyanın sonu değil!
Hasan CEMAL - MİLLİYET
Son beş günüm yurtdışında geçti. Memleketin hallerini internetten ve göz ucuyla izleyebildim.
PKK terörü tırmanışta...
Alçaklık ve ahmaklık!
İkisi birden.
Alçaklık, çünkü masum insanlar ölüyor, yaralanıyor, şehit ve gaziler veriliyor, ekonominin can damarlarından turizme darbe vurulmak isteniyor.
Ahmaklık, çünkü PKK, önkoşulsuz silah bırakmak yerine, daha hâlâ kan ve şiddetle Ankara'da muhatap alınabileceğini, genel af yolunu açabileceğini sanıyor.
Bugün yazı konum PKK değil. Lübnan'a asker göndermek...
Bu yazıyı Meclis'teki oylamanın sonucu belli olmadan yazıyorum.
Özellikle böyle yapıyorum. Sonucun şöyle ya da böyle çıkması, dünyanın sonu anlamına gelmiyor çünkü...
Ayrıca, Lübnan'a asker göndermenin ne gönüllü savunucusuyum, ne de ateşli karşıtı.
İkisi de değilim.
Kâğıt üstünde sıralanan bazı noktalara bakınca, asker gönderilebileceğini düşünüyorum.
Durum, 1 Mart'tan farklı.
BM'den karar çıktı.
AB'nin de çağrısı var.
Türk askeri tek başına değil. AB ülkelerinden toplam 7 bin asker geliyor. Türkiye'ye desteği yalnız ABD ve İsrail değil, Avrupa Birliği de, Lübnan, Hizbullah, hatta Suriye de veriyor.
Ama riskler de var.
Türk askeri iki ateş arasında kalabilir. Türkiye kamuoyunu altüst etmeyi amaçlayan provokasyonların hedefi de olabilir Lübnan'da askerimiz...
Ayrıca belirsizlikler var.
Birleşmiş Milletler'in bu gibi barış operasyonlarında bugüne kadar başarı örneği yok gibi. Ayrıca, BM'ye Lübnan'da güvenilmiyor. Unutmayın, BM Genel Sekreteri Annan geçen hafta Güney Lübnan'da büyük protestoyla karşılaşınca, ziyaretini yarıda kesmek zorunda kaldı.
Bir başka nokta:
BM Güvenlik Konseyi kararı, bir yandan İsrail'in Güney Lübnan'dan tümüyle çekilmesini, öte yandan Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını öngörüyor.
İkisi de uzak ihtimal.
Hizbullah'ın Lübnan'daki devlet içinde devlet konumunu sona erdirmek ne kadar mümkün? Filistin-İsrail barışı sağlanmadan Lübnan'a barış gelebilir mi?
Türkiye'nin bölgesel ağırlığı ya da siyasal ve stratejik hedefleri açısından ille de Lübnan'a asker göndermek lazım mı?
Lübnan'daki barış gücüne katkıda bulunduğu için Türkiye'nin ABD ve AB nezdindeki profili ne kadar değişebilir ki? Böyle bir kararın, PKK ile mücadele ve Kıbrıs konularında nereye kadar Türkiye'ye bir faydası dokunabilir ki?
Konunun muhalefet tarafından iç politikaya bu kadar malzeme yapılması, istismar edilmesi ve bu kadar ak-kara zihniyetiyle ele alınması da yanlış.
Cumhurbaşkanı Sezer'in bir muhalefet lideri gibi davranması bir başka olumsuzluk örneği sayılabilir.
Kısacası:
Lübnan'a asker gönderme işini galiba fazla abarttık. Yörüngesinden çıkardık, çok gürültülü patırtılı tartıştık.
Elbette riskler söz konusu.
Ancak Türk askerinin batağa çekileceği, ateşe atılacağı, hatta Türkiye'nin 'dinler savaşı'na bulaşacağı gibi iddialar da inandırıcı olmaktan uzak...
Öte yandan, hükümet de konuyu iyi idare edemedi. Kamuoyunun nabzını tutamadı, kendi kendisini köşeye sıkıştırdı.
Tekrar başa dönersem:
Bu satırları Meclis oylamasından önce yazıyorum. Özellikle böyle yapıyorum. Çünkü Türkiye Lübnan'a asker gönderse de, göndermese de dünyanın sonu değil diye düşünüyorum.
06.09.2006 ÇARŞAMBA
[Yorum - Doç. Dr. İdris Bal] Türkiye neden Lübnan’a asker göndermeli?
Türkiye’nin kendi “arka bahçesi” içinde yer alan Lübnan konusunda Türkiye’nin kabuğuna çekilmesi beklenemez. Kabuğuna çekilirse de bunun bedelini dolaylı yollardan kesinlikle ödeyecek, uluslararası sistemde matematik hesaplarında yok sayılan önemsiz sayılar gibi hesaba katılmamaya başlanacaktır...
'Lübnan’a asker gönderilsin mi gönderilmesin mi? İçeride PKK sorunu, ekonomik sorunlar, dışarıda ise Kuzey Irak, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu gibi sorunlar varken neden asker Lübnan’a gönderilmeli? Lübnan’a asker göndermek ABD ve İsrail’e şirin görünmek için mi yapılmak istenmektedir? Yoksa, Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları mı bunu gerektirmektedir?’ gibi bir yığın soru şu anda Türkiye siyaset gündemini meşgul etmektedir. Acaba ülkenin hayrına olan hangisidir? Ne tür bir karar verilmelidir? Bu tür sorulara cevap bulabilmek için Türkiye ve Türklerin kim olduğu, bölge ve dünyadaki rolünün ne olduğu ve olması gerektiği soruları cevaplanmalıdır. Türkiye neresidir? Kimin mirasçısıdır? Geçmişte nasıl bir rol oynamıştır ve bu rol günümüze ne tür miraslar bırakmıştır? Türkiye’nin temel sorunları nelerdir? Günümüzde savunma ülke sınırlarında mı başlar? Bu ve benzeri bir yığın sorunun cevabı Lübnan’a asker gönderilip gönderilmemesi konusunda aydınlatıcı olabilir.
Osmanlı hinterlandında bize düşen görev...
Öncelikle Türkiye, Osmanlı’nın varisidir. Osmanlı ise Lübnan’ın da içinde bulunduğu Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve hatta Karadeniz’in yukarı kıyısında bazı toprakları 300-400 yıla varan uzunca bir süre yönetmiş, hakim olmuştur. Söz konusu hakimiyet günümüze önemli miraslar bırakmıştır. Aslında Türk halkı da Orta Asya kökeni ile beraber söz konusu bölgelerdeki tarihsel, kültürel, etnik bağlarımız olan halkların kültür potasında erimiş bileşkesidir.
Osmanlı’nın gerilemesi ile son sığınak olan Anadolu’ya çevreden onurunu koruyabilme ve dik durabilme adına önemli göçler olmuş ve günümüz Türk halkını oluşturmuşlardır. Günümüzde Türkiye’nin, çevresindeki bölgelerle inkar edilemeyecek tarihî, kültürel, etnik bağları vardır. Bu bölgelerdeki gelişmeler Türkiye’yi hem güvenlik, hem ekonomik, hem de siyasi olarak etkilemektedir ve etkilemeye devam edecektir. Bu bölgelerdeki gelişmeler Türkiye istese de, istemese de, eskiden olduğu gibi geleneksel olarak gelişmelere sırtını dönse de, Türkiye’yi yakasından tutup olayların içerisine çekecektir ve istemese de bedel ödemek zorunda kalacaktır. Başka bir deyişle, bu bölgeler Türkiye’nin bir bakıma bakımsız da olsa, içinde yabani otlar, dikenler çıkmış da olsa “arka bahçesi”dir. Veya Rusya’nın eski SSCB topraklarını adlandırdığı gibi yakın çevresidir (near abroad). Bahçemizdeki bir olay, kargaşa veya bir yabancının tecavüzü karşısında kendimizi evimize kilitlememiz akıl kârı değil, olsa olsa başımızı kuma sokmak olacaktır.
İkinci olarak, günümüzde küreselleşme olarak adlandırılan temelde ulaşım ve iletişimdeki muazzam gelişmeler sonucu dünyada neredeyse her şey her şeyi etkiler ve dünyanın öbür ucundaki gelişmeler sizi olumlu veya olumsuz etkiler duruma gelmiştir. O yüzden de dünyanın bu bağlamda bir “köy” haline geldiği sıkça dile getirilmektedir. Bu nedenle bırakınız dünyanın öbür ucunu, yüzyıllarca hakim olduğu, coğrafi olarak çok yakınında olan kendi “arka bahçesi” içinde yer alan Lübnan konusunda Türkiye’nin kabuğuna çekilmesi beklenemez. Kabuğuna çekilirse de bunun bedelini dolaylı yollardan kesinlikle ödeyecek, uluslararası sistemde matematik hesaplarında yok sayılan önemsiz sayılar gibi hesaba katılmamaya başlanacaktır. Bu durum ise ne Türk milletini hoşnut eder, ne de Türkiye’nin tarihî misyonu ile uyuşur.
Üçüncü olarak, Soğuk Savaş sonrası gelişmeler Ortadoğu’da dengelerin sarsılmaya başladığını, suni haritaların, suni milletlerin dalgalanmaya başladığını göstermektedir. Bu bölgede önemli gelişmeler olabilir. Zaten ABD’de bazı çevreler Ortadoğu’da sınırların tekrar çizilmesinden bahsetmektedir. Böyle bir durumda kabuğuna çekilmek Türkiye’yi yazılan senaryoda belirleyici değil figüran rolü oynamaya hatta seyirci kalmaya mahkum edecektir. Bu da yine şu veya bu şekilde bedel ödemek demektir. Türkiye masada olmalı, ulusal çıkarlarını korumalı, kendi kaygı ve beklentilerini ortaya koyarak bunları gerçekleştirmeye çalışmalı, kısacası senaryoda en iyi rolü kapabilmek için elindeki tüm kartları akıllıca oynamalıdır. Asker göndererek Türkiye bundan sonraki gelişmeleri belirleyecek denklemin küçük de olsa taraflarından biri olabilir. Aksi takdirde tüm potansiyeline rağmen Türkiye gelişmelerle ilgili hiç etki sahibi olamayacak ve yalnızları oynamaya devam edecektir. Türkiye bölgede onurlu, güçlü kalabilmek için edilgen değil, etkileyen, yönlendiren konumda olmalıdır.
Dördüncü olarak, Ortadoğu insanı Osmanlı ve Türkiye’ye karşı iki kat propagandaya maruz kalmış ve mümkün olduğunca bölgede Osmanlı geçmişi karalanmış ve Türkiye’ye yönelik düşmanca kanaatlerin oluşması için elden gelen yapılmıştır. Sonuçta iki tarafta da soğuk psikolojik bariyerler oluşmuştur. İlk propagandayı emperyalist güçler, ikincisini ise kendi yönetimlerini meşrulaştırabilmek ve güçlendirebilmek adına yeni rejimler gerçekleştirmiştir. Bu nedenle bölgedeki olaylara müdahil olarak, mazlumun yanında yer alarak, Lübnan’daki yeniden yapılanmaya yardım ederek, halkla sıcak temasa geçerek, Türk askeri Türk insanının insanlığını, samimiyetini, dostluğunu iyilikseverliğini göstermiş olacaktır. Bu da Türkiye’ye yönelik propaganda faaliyetlerinin etkisini kıracak, özünde var olan halklar arası dostluğun yeniden yeşermesine yol açacaktır. Yeni dostluğun karşılığını Türkiye ekonomik, siyasi, kültürel olarak görecek, karşısında işbirliğine hazır halklar bulacaktır.
Bölgesel güç olmak için...
Özetle Türkiye bölgeyi uzunca süre yönetmiş, tarihsel, etnik, kültürel bağları olan, bölgedeki gelişmelerden güvenlik, ekonomik ve siyasi olarak birinci derecede etkilenen ve etkilenecek, Osmanlı’nın mirasçısı, küresel olmasa bile bölgesel bir güçtür. Dünyada hiç savaş olmaması, barışın hakim olması ortak temenni olmakla beraber, eğer bir sorun varsa, ulusal çıkarlarınızı korumak, dünyada dik durabilmek için “başınızı kuma sokmak” yerine, bölgede ve dünyada büyük devlet olarak ben de varım diyerek risk alınmalı ve Türkiye askeriyle temsil edilmelidir. Unutulmalıdır ki, Türkiye 1974’te risk almış ve Cumhuriyet döneminin en büyük başarısı olarak Lozan’la haklarımızdan vazgeçmek zorunda kaldığı Kıbrıs’ta tekrar şu veya bu şekilde söz sahibi olmaya başlamıştır. Eğer Türkiye pasif kalmaya devam eder, özellikle bölgedeki olaylarla ilgili yönlendirici olmaz, aktif rol oynamazsa 2003 Irak krizi sonrasında görüldüğü gibi Türkiye ileride şimdi alacağı risk ve ödeyeceği bedelle karşılaştırılamayacak kadar PKK benzeri büyük bedeller ödemek zorunda kalabilir.
ANKARA GLOBAL ARAŞTIRMALAR MERKEZİ BAŞKANI
| 06 EYLUL 2006 CARSAMBA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |
